BÜYÜK MÜRŞİD-İ KAMİL ALİ KARA{K.S} EFENDİ HAZRETLERİ - Blogcu
Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

« Önceki |

26/4/2008

NASIL METHEDEYİM SULTANIM SENİ

      
            

NASIL METHEDEYİM SULTANIM SENİ

Yozgat dağlarını matem bürümüş
Şeyh Osman Efendi Hakk'a yürümüş
Ali Osman cihanda bir gül imiş
Nasıl methedeyim sultanım seni

Sırma saçların mor, kaşların yaydır
Dişlerin bir inci cemalin aydır
Hak dostları ölmez aşıklar haydır
Nasıl methedeyim sultanım seni

Halifen namını dünyaya saldı
Adını zikreden rahmete daldı
Bize yadigar bir ehl-i beyt kaldı
Nasıl methedeyim sultanım seni

Sırlar aleminde bir sırsın paşam
Yıldızı omuzda taşırsın paşam
Seni söyler Bağdat, Buhara ve Şam
Nasıl methedeyim sultanım seni

2/2/2007

BÜYÜK MÜRŞİD-İ KAMİL ALİ KARA {K.S} EFENDİ HAZRETLERİNİN RESİML

avauser_12167_1_.gif

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİMavauser_12167_1_.gif

 111eg1nk0_1_.gif   

 

 







2/2/2007

BÜYÜK MÜRŞİD-İ KAMİL ŞEYH ALİ KARA {K.S} EFENDİ HAZRETLERİNİN H

 

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri Miladi 1900 (H. 1254) yılında Malatya ili Akçadağ ilçesinin Aşağı Örüçkü köyünde dünyaya geldi. İsmi Ali'dir. Babasının ismi Aliseydi Efendi, annesinin ismi Fatıma Hanım'dır.

Şeyh Ali Efendi, çoçukluğunda ve gençliğinde Akçadağ’daki ve Malatya’daki hoca efendilerden Kur’an, tefsir, hadis gibi İslami ilimler okur ve öğrenir. Daha sonra Malatya’da askerlik görevini yaptığı sırada üstadı Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak hazretleri ile tanışır(Yıl 1926)Böylece başlayan Mürid-Mürşid ilişkisi 18 yıla yakın bir süre devam ettikten sonra ,Şeyh Osman Nuri Efendi hazretlerinin 23 Ocak 1944 tarihinde Yozgat şehrinde vefatı ile birlikte .1971 yılına kadar 27 yıla yakın  bir zaman manevi irşad görevini yürütür.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,yaşadığı zaman içerisinde ,yerli yabancı herkesin takdirini kazanmış,eşsiz değerlerde büyük bir zattır.Ondaki insana ve cümle yaratılmış olana sevgi ve şefkat duygusunun yüceliği,hiç bir dilin anlatamayacağı kadar büyüktür.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,Mürşid-i Şeyh Osman Nuri efendi hazretlerine,yine hiçbir dilin ve kalemin izah edemeyeceği bir manevi aşkla bağlanmış bu manevi aşk ve muhabbetin büyüklüğü ile de çok uzun zamanlarda ve yine çok büyük mücadeleler le manevi makam ve derecelere çok kısa zamanda erişmiş bir büyük Allah dostudur.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri, manevi alandaki bu eşsiz makamlara yükseldikçe,halkın nazarında da o nisbette sevilmiş ve sayılmıştır.Ama o hiçbir zaman tevazusunu terk etmeden  ve daima bir kul olduğunu unutmadan,bir derviş gibi yaşamış,fakat dünya durdukça gönüller sultanı olarak anılacaktır.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretlerine,ilahi sevgi duygusunun yüceliği ile zamanın Yunus Ermesi,manevi olgunluk derecesi ile devrin Mevlana Celaleddini ve yaptığı riyazet,ibadet ve insanı irşad ehli yapan çok tesirli sohbet ve kerametleri ile de asrın Şah-ı Nakşibendi Muhammed Bahaeddin’i dersek o büyük zat-ı belki biraz olsun anlatmaya çalışmış oluruz.

 Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,tüm hayatını en büyük düşmanımız nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak, Cenab-ı Hakk’a,insanlığa, devletine sevgi ve muhabbetle bakmayı öğretmek ve ebedi hayata en güzel bir şekilde hazırlanmak gayesine yönelik olarak;söz,fiil ve sohbetlerle geçirdi.Sayısız insana kendini sevdirdi.Sayısız insanın maddi  ve manevi sorunlarını çözdü.Bu büyük zat,Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği yüksek meziyetleri dolayısıyla,Dünya durdukça sevgi ve saygıyla anılmaya devam olunacaktır.

Üstadı Şeyh Osman Nuri Bağdad-i Hazretleri O’nun için ‘’Allah beni Ali için Bağdat’tan buraya gönderdi.Anadolu’ya gelmemdeki zahiri sebep,birinci cihan harbi ise de,manevi sebeb Ali’nin irşad-ı için Cenab-ı Hakk’ın  beni Malatya’ya yönlendirmesidir.Çünkü ben daha Bağdat’ta iken Ali’nin irşad-ı hususu manevi ilham yoluyla bana bildirilmiştir’’Buyurmuşlardır.

Üstadını ,tarifsiz ve manevi aşkla seven ve üstadı tarafından da bir o kadar sevilen Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,yaşadığı müddetçe O’nda yok olmuş,O’nda var olmuştur.Tüm sohbetlerini O’nun sözleri ile bitirmiş,gözyaşlarını  O’na olan hasretiyle akıtmış ve O’nun hayali ve huzuru olmayan bir zaman dilimi geçirmemeye azmetmiş bir büyük ve ender İnsan-ı Kamil’dir.

Şeyh Osman Nuri Efendi,O’nun için ‘’Ali ben,ben Ali’’Ali’ye  gitmeyen bana gelmesin’’demesine rağmen O mürşidine duyduğu derecesiz saygı nedeniyle hayatı boyunca kendini de,kerametlerinde,saklamaya ve yokluğa yönelmiştir.Bu davranış özellikleri,onun zamanın kutbu olduğunun bir başka boyutudur.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,1960 yılında yapılan ihtilal sonrası 6 ay kadar Sivas Kabak yazısı kışlasında gözetim altında tutuldu. Daha sonra herhangi bir cezai işleme muhatap olabilecek bir durumu olmadığından serbest bırakıldı.Bu da yine bir Allah dostunun yaşaması gereken imtihanlardan biriydi.     

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri bütün sohbetlerinde;

müridlerin her hal ve hareketlerinde,ihlas,sabır,nefis

muhasebesi,tevekkül,zühd,gönül zenginliği fedakarlık,cömertlik, edep ve haya duygularını ön planda tutmalarını,namaz ve zikir gibi ibadetlerde huzur ve dualarımızda tevazuyu,Ahiret hayatını geçiçi dünya hayatına tercih etmeyi,kabahat işleyeni affetmeyi,senden uzaklaşana senin kuçak açmanı,senden esirgeyene senin vermeni öğütlerdi…

O derviş çokluğuyla övünmekten ziyade,kişliği ve karekteri yoğrumlu,güzel ahlaklı,fikir zenginliğiyle donanmış fertler yetiştirmeye özen gösteriyordu. Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri’nin evi, dergahı,garip ve kimsesizlerin sığınağı,yaşlı ve bakıma muhtaçların huzur bulduğu bir mekan idi.O’nun dergahı hem ibadethane,hem misafirhane  ve hem de zahir ve batın hastalıklara şifa dağıtan bir hastane idi.   

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri her zaman ve mekanda ayağını şeriat esasları üzerine basan,emir ve yasaklar da istikamet üzere olan,daima azimetle amel eyleyen,sünnetlere tabi olan hayatı tümüyle ibret ve örnek alınacak,örnek alındığında ise ,her iki dünyada mesut olunacak abide bir insandır.

O her zaman ve her yerde yaptığı sohbetlerde,bir insanın hidayetine vesile olmak kadar kıymetli bir hizmet düşünülemez..Bir tek insanı kazanmak  bütün dünyaya sahip olmaktan daha büyük kazançtır.Her insanda ruh denilen Cenab-ı  Hakk’tan insanlara verilen bir emanet olduğunu,bu sebepten ister Müslim,ister gayrimüslim olsun her insana sevgi,saygı  ve şefkat gösterilmesini öğütlerdi.  

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri 29 Nisan 1971 tarihinde ahirete irtihal etmiş olup, doğduğu ve yaşadığı Aşağı Örükçü köyündeki Türbesi,Yurdumuzun dört bir yanından ve hatta yurt dışında bile gelen ziyaretçilerin ve gönül dostlarının  ziyaret ettikleri  bir sevgi ve huzur abidesidir.

ŞEYH ALİ KARA (AŞAĞI ÖRÜKÇÜLÜ ALİ EFENDİ)

Şeyh Hacı Ali Efendi, Akçadağ'ın Aşağı Örükçü Köyün­de 1900 yılında dünyaya gelir. 29 Nisan 1971'de de yine aynı köyde vefat eder. Defnedildiği köyünün mezarlığında üzerine görkemli bir de türbe yapılır.

Babası Aliseydi Efendi, anası Fatıma Hatun olup; ailesi tümüyle çevresinde ibadetli, ihlâslı, güven duyulan saygın bir aile olarak tanınır.

Ali Efendi, daha küçük yaşlarda iken iyi ahlakı, davra­nışları, sevecenliği ve dini bilgilere olan aşinalığı ile dikkatleri çeker. Çevresindeki hocalardan ders alır ve zahiri ilimlerde ken­disini yetiştirir.

Askerliğini Malatya şehir merkezinde yaparken, zamanın gavsı, Mürşidi Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak ile karşılaşır. Kendisini bekleyen asıl manevi hayatı ve ilerleyeceği geniş ufuklar bu karşılaşmadan sonra başlar. Bu büyük mürşidin manevi tasarrufu, cehd ve gayreti ile tasavvuf âleminin engin ufukları kendisine safha safha açılır ve büyük makamlara ulaşır.

Binbaşı rütbeli Eşeyyid Osman Nuri Ölmeztoprak "Şeyh Osman Efendi" subay elbiseli olduğu halde birgün Malatya Yeni Camii'nde Kur'an okur. Ali Efendi genç bir askerdir ve bu Kur'an okumanın öylesine etkisinde kalır ki, kendi kendisine, bir daha aynı kişinin Kur'an okumasını dinlemek nasibini tattığında ce­bindeki bütün harçlığını tasadduk edeceğine söz verir. Arzusuna kavuşur ve harçlığının tamamını dağıtır.

Etkili sesiyle Kur'an okuyan zat, Binbaşı Şeyh Osman Efendi'dir. Seyyid Neslindendir, Bağdat doğumludur ve kendi ifadeleriyle Türkiye'ye Ali Efendi'yi irşat için manevi olarak görevlendirilmek suretiyle gönderilmiştir.

Ali Efendi, Esseyyid Şeyh Osman Efendi'ye intisap eder. Bu bir yerde Şems ile Mevlana'nın buluşması, bir kıvılcımın bir meşaleyi tutuşturması gibidir. Şeyh Osman Efendi gösterdiği olağanüstü halleri ve keşfi zahiri ile dikkatleri üzerine çeker ve

en büyük eseri olarak, Şeyh Ali gibi bir halifeyi yetiştirmiş olur.

Her talip, hele hele halife namzedi her mürid, üstadı olan mürşidine sonsuz bir saygı ve teslimiyet ile bağlanır. Ali Efendi'nin ise bir başkadır üstadına bağlılığı... Örnek edebi, teslimi­yeti ve hizmeti... Ali Efendi, şeyhini ziyaret etmeye niyet etti­ğinde üç gün önceden birşey yemez ve içmez, bedenen ve ruhen kendisini ziyaret edeceği efendisinin huzuruna hazırlar.

Olaya tanık bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Ali Efendi ile birlikte Şeyh Osman Efendi'yi ziyaret etmek üzere köyden ayrılırken, hanımı "Hatice Ana elime bir bohça verdi ve; (içinde yiyecek var, Ali Efendi şeyhe gideceğim diye üç gündür hiçbir şey yemedi, içmedi. Ola ki yolda takatsiz kalır, gidemez, sen bu yiyeceklerden yedirmeye çalış) tembihinde bulundu. Öğle vakti Sultansuyu'nun kıyısına kavuştuk. Yemek ve namaz için mola verdik. Ben bohçayı açıp "hele gel bir beşler yiyelim efendim" dedim. Karnının tok olduğunu söyleyerek gelmedi. Ben ısrar edince: "Biz kimin ziyaretine gidiyoruz, ne için gidiyoruz, mi­demizde dünya nimetleriyle mi huzura çıkalım?" dedi ve namaza durdu..."

Şeyhinin huzurunda oturması da bir başkadır Ali Efendi'nin. Bunu da yakından izleyen bir arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Osman Efendi dervişleriyle sohbet ediyordu. Herkes boynunu eğmiş dinliyor, kimileri anlıyor, kimileri de anlamaya çalışıyordu. Ali Efendi de aramamızda bulunuyordu. Diz çök­müş ve öyle bir tefekküre dalmıştı ki, ölü mü, diri mi, belli de­ğildi. Yüzüne konan bir karasinek burnunun üzerine geldi ve orada kanını emmeye başladı. Yanında bulunuyordum sinek bir damla kan çıkardı.. Benim içimden bu sineği kovalamak geldi. Ali Efendi ise, şeyhin huzurunda edebe aykırı olur diye elini kaldırıp sineği bile kovalamak istemedi ve hiç kıpırdamadı... Sanki mürşidinden manevi bir akım alıyordu ve kıpırdadığında bu akım kesilecekti..."

         Aynı derviş: "Ben de Ali Efendi'nin huzurunda otururken aynı edebi göstereceğim diye geçirdim. Ve Ali Efendi'nin huzu­runda otururken bana da bir sinek gelip burnumun ucuna kondu. Sanki eline sivri bir çivi almış burnumu oyuyordu, çok sabrettim dayanamadım ve sineğe öyle bir çarptım ki, Şeyh Ali Efendi bana bakıp tebessüm etti (Sinekler de çok acıtıyorlar değil mi?) dedi.

Mürşidine böylesine edep ve teslimiyet ile bağlanan Ali Efendi, onun tasarruf ve irşadı ile kemale erip irşada mezun olduktan sonra bile kendisini ortaya koymamış, Şeyh Osman Efendi dünyasını zahiren değiştikten sonra bile, hep Şeyhini göstermiş "Biz Ancak Şeyh Osman’ın bir teşbih memuruyuz" demiştir.

Bir dervişi buna ilişkin bir halini şöyle anlatır: "Bir gece rüyamda Ş. Ali Efendimiz, bana bir bardak çay ikram etti. İçeri­sini şekerle doldurduğu çay bardağını içmem için sunarken gözlerime baktı... Uyandım ve ilahi yazmaya başladım. Kısa zamanda defterler doldurdum. Şeyh Efendimin yanına geldi­ğimde bana, (Şeyh Osman çok büyük bir şeyhti, bazı dervişle­rini de ilahi yazdırarak irşad ederdi) dedi. Gece rüyada sunduğu badeyi bile Şeyhine maletmiş, 'El kendinin, himmet onundur' demek istemişti".

Mürşidi Şeyh Osman Efendi de: "Biz Ali için Bağdat'tan geldik... Ali'ye gitmeyen bize gelmesin. Ali bizim halifemizdir. Yükseldiği makamlara hak ederek ulaştı" buyurur ve Ali Efendi'yi irşada mezun eder.

Ali Efendi'nin yetiştiği ve yaşadığı çevre bir bakıma orta çağ devri yaşamaktadır. İlkellik, cehalet ve adam öldürmeye kadar varan olaylara sık sık rastlanmaktadır. Dini bilgiler yeter­siz, ibadetleri ise bilinçsiz ve şeklen yapılmaktadır. Ş. Ali Efen­di, büyük bir irade eğitimi, ibadet, riyazet, teslimiyet ve him­metle şeyhinden almaya hak kazandığı hilafet görevini işte böyle bir ortamda yerine getirme gayreti gösterir. Elli yıla yakın süren dervişlik ve şeyhlik hayatında İslami örnek ahlakıyla binlerce insana imanı ve ahlakı yaşatmaya çalışır. Çevresindeki kurt ile kuzu birlikte yaşar hale gelir. Adam öldürmeler, hırsız­lıklar, ağaç ve harman yakmalar ortadan kalkar. Çevrede ve müridleri arasında İslam'ın da, devletin de, toplumun da arzula­dığı bir uygarca yaşama ortamı kurulur. Huzuruna gelenler, sohbetinde bulunanlar büyük çoğunlukla ve manevi bir etki ile bütün kötü huylarını terk ederler. Bilinçli ibadet, devlete ve mil­lete hizmet, Allah rızası için sevmek ve sevilmek devri başlar...  

           Her köye okul açılmasında öncülük eder, iki kızına tahsil yaptırır, öğretmenlere büyük ilgi ve sevgi gösterir. Bazıların elektrik şeytan işidir, günahtır dediği bir dönemde jeneratörle evine cereyan temin eder, radyo aldırır, telefon çektirir, köye ilk traktörü sokturur... Hep yenilikten yanadır. Gelişen hayat tarzına ve teknolojiye uyunuz "Allah'a zaman şartları içinde gidiniz" der.

Bir vatandaş olarak devlete ve kanunlara son derece say­gılıdır. Hac farizasını yerine getirip yurda dönüşünde sınır ka­pısından içeri girmeden başındaki sarık ve terliği çıkarır şap­kasını giyer. Tepki göstermek isteyenlere de, "Benim Devletimin kanunları, şapka giymeyi gerektiriyor. Kaldı ki sarıkta, terlikte, şapka da pamuktan... Kisvet önemli değil, bunda bir beis yoktur" der.

Şeyh Ali Efendi'nin söz, sohbet ve örnek ahlakı halka halka yayılıp Rusya'da Batum'a ve Suudi Arabistan'a kadar uzar... Ziyaretine gelirler ve istifade etmiş olarak ayrılırlar. Ge­nelde Kadiri Yolu'nun şeyhi olarak bilinir. Oysaki belli olan 12 kolun dokuzu için yetkilidir ve bizzat kendisi Nakşî çalışır. Rufai Kolunun bir nişanesi olarak dervişleri zaman zaman ateş alıp şiş vururlarsa da Ali Efendi bu gibi burhanlara itibar edil­memesini, iman ve ahlaka önem verilmesini öğütler.

Çevrede oldukça güçlü ve saygın bir müftü, ateş alma ve şiş vurma olayını soruşturmak için bizzat görevlendirilir. Müftü, Ali Efendi'nin bir grup dervişi ile resmi görevli olarak Şeyhin huzuruna gelir. Yolda dervişlere: "Şeyhinize bazı sorular soracağım, siz gücenmeyin" der ve gelirler. Bir saatten fazla otururlar. Ali Efendi, hep konuşur ve sohbet eder, müftüye ger­çek kerametin iman ve ahlak şuurunu aşılamak ve yaşatmak olduğunu vurgular, müftüye ayrıca manevi iltifatta bulunur. Müftü Efendi ise, huzurda sadece oturur ve dinleme durumunda kalır, hiçbir şey söylemez ve sormaz. Şeyhin huzurundan ayrıl­dıktan sonra, birlikte geldikleri dervişler Müftü Efendi'ye, "Hani sen şeyhe sorular soracaktın, oysaki hiç sesin çıkmadı, hep sus­tun" diye sorarlar. Müftü Efendi gayet sakin ve mest olmuş bir halde, "Ben soracaklarımın hepsini gönül dili ile sordum, ken­dileri de sohbetleri içerisinde hal diliyle cevapladılar. Okuduğum kadarıyla bir evliyada bulunması gereken hallerin hepsi şeyhi­nizde mevcut. Haza Evliya, helal olsun size" der...

          Günün birinde bir Çingene gelir ve intisap etmek ister Çingeneye ders tarif eder. Seri bilgileri anlatır, ibadeti talim et­tirir. Çingene zaman içinde İslam'ın vecibelerini yerine getirir ve sadık bir derviş olur. Çingenenin bu durumunu yadırgayan bazı çevreler, şeyh için: "Ali Efendi'nin şeyhliğine diyeceğimiz yoktur amma, çingeneye de ders verip tarikatı ayağa düşürdü" diye dedikodu etmeleri üzerine Şeyh Ali Efendi, "Değil Çingeneye tüm canlılara, hayvana bile hürmet edeceksiniz, Allah'ı zikret­meye davet edeceksiniz" cevabını verir.

Elbette her kemalin bir zevali vardır. Ve her nefis ölümü tadacaktır. Şeyh Ali Efendi de yetmiş yaşını geçmiştir. Elli yı­lını tasavvufun içinde İslam ve ahlak yolunda harcamış, nice dil bilmez edep-erkân anlamaz insanların olgunluğa ermesinde nefes tüketmiştir. Bir gece vakti terasa çıkıp mehtabın ışığında ellerini dua için kaldırarak: "Allah'ım yeter" artık dediği duyu­lur. Bu dilekten üç gün sonra Malatya'ya gelir. Üç gün sürüyle tanıdığı eş-dost ve dervişlerini tek tek ziyaret eder, vedalaşır. Kimin bir bardak çayını kahvesini içmişse helalleşir. Son gün mezarlığa uğrar, yanındakilere: "Şeyhler de ölürlerse mezarları mermerden olmalı" der. Köyüne, Aşağı Örükçü'ye döner ve iki gün sonra 29 Nisan 1971 perşembe günü sabah namazını kılar, Kur'an okur, Delaili Hayrat dersini okurken ruhunu Allah'a tes­lim eder. Cenazesine binlerce gönül dostu katılır ve kabrinin üzerine bir türbe yapılır. Her 29 Nisan yıldönümünde adına okutulan Mevlit için binlerce insan büyük bir huzurla dergâhına toplanırlar. Bu büyük gönül dostunu anarlar, birbirleriyle tanışırlar.

Menkıbeleri ciltleri dolduracak kadar çoktur, burada an­latılması mümkün değildir. Geride bıraktığı sevgiye dayanan iman ışığı ve ahlaki izleri başlı başına bir keramettir. Türbesi her yöreden ve her kesimden gelen insanlar için bir teselli, bir huzur kaynağıdır.

Sağlığında dervişi olan bir köy bekçisi, işler bir yolun sakin bir saatinde elinde mavzeri ile giderken Ali Efendi'yi ha­tırlar, üzerine methiye söyler ve cezbe haline (İlahi sarhoşluk) girer. Yola uzanıp çırpınır, elinden tüfeği düşer. Neden sonra kalkıp gider. Tüfeğini orada unutur. Bu hali geçtikten sonra iki gün geçer, ancak tüfeği yoktur. Ali Efendi bekçiye haber gönde­rir: "İki gündür bize tüfek bekçiliği yaptırıyor, gidip tüfeğini yolda yuvarlandığı yerden alsın" der. İnsan ve arabaların geçtiği

yolun ortasındaki tüfeğe iki gündür hiç birşey olmamıştır... Bekçi gidip tüfeğini bıraktığı yerden alır.

Bir yatsı sonu yatma zamanıdır. Şeyh Ali Efendi, yatağı­nın pencere önündeki sedirin üzerine değil de dibine yapılmasını ister. Hanımı ise sedirde kendisine özel bir yatak açar. Şeyh'in aşağı yanıma gel" derse de sonunu göremeyen hanımı yatağına girer... Biraz sonra pencerenin önündeki dut ağacından iki el silah sıkılır, camlar kırılır ve av tüfeğinin saçmaları yatağa sap­lanır. Hanımı kendisini Şeyhin yanma atar. Şeyh, "Ben sana de­medim miydi yanıma gel diye" şeklinde takılır. Olay köyde çabuk duyulur ve şeyhi vurmak isteyen kişi tespit edilir. İntikam almak isteyen bir grup sabahleyin dergâha gelerek Şeyh'ten izin almak ister. Bir de bakarlar ki öldürmek istedikleri kişi, Şeyh'in odasında, hem de Şeyh'ten yukarıda sedirde oturuyor... Şeyh, eliyle adama üzüm ikram ediyor... Şaşıran müridleri "Hiç değil­se beddua etsen ya" diye içlerinden alıp verirler. Şeyh Ali Efendi: "Bizim görevimiz beddua değil, dua edip ıslah olmasına çalış­maktır" der. Şeyhin bu niyeti ve davranışı karşısında akşam evi kurşunlayan adam tövbe eder ve zararsız bir komşu olur.

Aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmiştir. Kendisini halen rabıta eden bir dervişi muayene olmak için Hacettepe Hastanesine gider. Niyeti bölüm başkanı Prof. Dr. Doğan Remzi'ye muayene olmaktır. Resmi-özel tüm yollan denese de en erken iki ay sonraya gün verilir. Profesörün bekleme yeri tıklım tıklım hasta doludur. Mürid, kapının karşısındaki kane­peye oturur ve dünyasını değişen şeyhini düşünür. "Şayet ta­savvufun devam ediyor ve bize himmetin ulaşıyorsa göster, benim bugün muayene olmamı eve akşam Malatya'ya dönmemi sağla" diye çağrıda bulunur. O sırada içeriden kendi adı ile çağ­rılır ve hemen içeri alınır. Muayene olmak istediği Prof. Dr. Doğan Remzi, salonun ortasında asistanları ile birlikte müridi karşılar ve: "...Buyurun, sizi bir yerlerden tanıyorum galiba, bizzat ben muayene edeceğim, geçin şöyle." der ve güzel bir muayene eder. Böylesine sıcak bir ilgiye asistanlar da şaşırır, kalırlar. Derviş, yaşadığı bu olayla zaten yarı yarıya tedavi olur. Şeyhini de bir kez daha denemiş olduğu için ayrıca mah­cupluk duyar...

          Şeyh Ali Efendi ile bir müridi Söğütlü Camiinde Cuma Namazına birlikte giderler. Genç mürid her ne kadar geride kalmak isterse de cemaat nizamı gereği Cuma'nm Farz namazı kılınca Şeyh Ali Efendi ile dirsek dirseğe yan yana namaza du­rurlar ve Mürid bundan sonrasını şöyle anlatır: "...Tekbirle na­maza başlar başlamaz Şeyh ceryan üreten bir motor gibi oldu ve ceryana tutulmuş bir titremeye yanmaya başladım. Dirseğimi çektiğimde ceryan akımı kesiliyordu. İçimden, Efendim sen bi­lirsin titremeden abdestim bozulabilir, yanımdakiler beni hasta sanırlar, bu hali benden uzaklaştır dedim ve bir anda kaskatı buz gibi oldum. Ömrüm boyunca böyle bir cuma namazı daha kılamadan şeyhin halini zahiren yaşamakla gördüğüm âlemleri unutmam mümkün değildir. Şeyh Ali Efendi Allah'a olan yak­laşımı, Ondan aldığı feyiz ve nur ile sanki bir dinamo olmuş elektrik neşretmekteydi".

Bu hali bizzat yaşayan müridi namaz sonrası halini ise şöyle anlatmaktadır: "Şeyh Efendi ile Cuma namazı sonu cami­den çıktık. Yürüdüğü caddede trafik tıkanır gibi oldu, tanıyan da tanımayan da Şeyhin arkasına takıldı. Bu izdihamdan kurtulmak için Şeyh Efendi benim elimden tuttu ve bize müsaade edin bir lokma yemek yiyelim" dedi. Hemen aradaki bir lokantaya giriverdik. Lokanta içkiliydi. Bir masaya oturduk bir arkadaş daha vardı ve kebap ısmarladık. Benim içimden (bu lokanta içkili imiş ayıp oldu) geçti. Kebaplarımız gelinceye kadar içenler iç­kilerini döktüler, lokantacı da vitrindeki şişelerini kaldırdı. O günden sonra bu lokantada içki görmedin ve sahibinin içki ruh­satını iptal ettirdiğini öğrendim. Önce niçin içkili lokantaya gir­dik diye kızıvermiştim, gördüğüm o manzaradan sonra da niçin böyle düşündüm diye üzüldüm ve anladım ki, önemli olan içkili lokantaya girip girmemek değil, giripde içkiyi kökten kaldırtmakmı, diye düşündüm".

Takdir edilir ki, veliler gösterdikleri olağanüstü halleri ve bıraktıkları menkıbeleri ile tanınır, saygınlık kazanırlar. Yuka­rıda da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi'nin günümüze göre tüm hayatı bu hal ve örnek davranışlar ile geçmiştir. Bunların hep­sini buraya sığdırmak mümkün değildir. Ancak, birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

Şeyh Ali Efendi Ancar Köyünde bir dervişinin evinde sabah kahvaltısındadır. Günün imkânlarıyla sofrada çökelek de vardır. Ali Efendi yumuşak' ekmeğiyle çökeliğe uzanır, ekmeği ile çökeliği alacağı sırada kısa bir duraklama geçirir ve ekmeğin içine aldığı çökeliği almadan geri bırakır. Bu davranışının sa­dece ev sahibi farkına varır. Sonradan araştırır ki, evin hanımı sofraya konulan çökeliği bir yetimin evinden getirmiştir.

Şeyh Ali Efendi bahçede dervişleri ile sohbettedir. Komşu Eğin köyünden bir dervişine: "Sizin köyde arkadaşlarınız bir büyük yılanı öldürmek için uğraşıyorlar.. Çabuk git o yılanı öldürmesinler, o yılan zararsızdır..." der ve Eğinli mürid atına atlayıp yakın mesafedeki köye hızlı şekilde koşturur. Köye geldiğinde epey bir kalabalık yolun kenarına toplanmışlar orta­larındaki yılanla uğraşıyorlar.. Gelen adamı müjdelerler (bir büyük yılan öldürüyoruz...) gelen adam yılanın yanına gelir, gerçekten de büyük bir yılandır... Yılan ölmek üzere iken başını kaldırır şeyhin gönderdiği adama bir bakar ve başı yere düşer. Taşlı sopalı kalabalık şaşkın şaşkın olanları izlerler ve adam şeyhin mesajını söyler; "Bu yılan zararsızdı ve inanmış hay­vanlardandı" der.

Şeyh Ali Efendi, tekkesinde yüz kişinin üzerinde bir top­luluğa sohbet eder. Sohbette değişik konulara değinir. Sohbet sonrasında dışarıya çıkan müritler sohbetin bir değerlendirme­sini yaparlar ve başka başka şeyler duyduklarını söylerler. Bi­rinin duyduğunu sanki öbürü duymamış, herkes kendi sorununa çözüm getiren sözleri anlamıştır. Ortaya çıkan sonuçtan hayret ederler... Tekrar içeri dönerler ve Şeyh Ali Efendi; "Bir doktora yüzlerce hasta gelir ama her hastanın durumuna göre doktor re­çete yazar" der. Aynı odada aynı sohbete herkes kendisine ya­rarlı olan sözleri anlar, bu da bir keramettir imajını verir.

Akçadağ'ın alevi kesiminden bir minibüs dolusu misafir gelir Şeyhin türbesine. Beraberlerinde bir de koçları vardır. Koçu indirirler oradakilere; "Bu koçu kesip bu zatın hürmetine dağı­tın" derler. Nedenini şöyle anlatırlar: "Bizim bir hastamız vardı Türkiye'de de Avrupa'da da epey hastane, epey doktor gezdirdik çare bulamadık. Varlığımızı harcadık imkânsız kaldık. Üzerine çok düştük yalvardık Allah'a, bir gece rüya âleminde bu zat "Şey Ali Efendi" geldi ve şifa diledi Allah'tan hastamız iyi olup ayağa kalktı. Biz de bu kurbanı adak edip getirdik...

Yine bir Alevi vatandaşımızın 85 yaşında bir ihtiyar anası vardır. Gözleri kapanmış, görmez olmuştur. Kunduracı olan oğlu anasını İstanbul'a götürür epey hastane dolaştırır. Doktorlar "bu yaşta bu gözlerin ameliyatla açılıp görmesi mümkün değildir" derler. Kadıncağız gerçeği öğrenince günler­ce sabaha kadar ağlar ve bir gece Şeyh Ali Efendi rüyasına gelip ameliyat eder. Kadının gözleri açılır. Doktorlar bu sonucu bir türlü kabullenmek istemezler ve İstanbul'dan Aşağı Örükçü Köyüne Şeyh Ali Efendi'nin türbesini ziyarete gelirler.

Şeyh Ali Efendi öğretmenlere büyük ilgi duyar, onları sever, özel ikramlarda bulunur, birlikte söz sohbet ederler... Aşağı Örükçü Köyü, yani Şeyh Ali Efendi'nin köyünün ilkokulu öğretmen okulunun uygulama okuludur. Alevi, Sünni gruplar ha­linde öğretmenler gelirler. Kendi aralarında şeyhin durumunu ve kerametlerini tartışırlar... Alevi olan öğretmen ötekine; (Şeyhi ziyarete gidelim, ben soracağım soruları önceden yazayım, ce­bimize koyalım. Şayet biz sormadan kendisi bilir ve cevaplarsa hak veririm) der. Sorular tutanak halinde hazırlanıp saklanır. Ve Şeyhin huzuruna gelirler. Sorulacak sorular bir bir Şeyh tarafın­dan cevaplandırılır ve öğretmenler birbirlerine bakışırlar... Bu arada zikir meclisi-halkası kurulur ve bazı küçük çocuklar ateş alırlar. Mangaldan alınan ateşler ağızlan yakmaz... Öğretmenler bunun nedenini sorarlar. Şeyh "Siz de namaz kılmaya başlarsa­nız, sizi de yakmaz" der. Söz verirler ve namaza başlarlar. Or­taya konulan ateşten alırlar yakmadığını görürler...

Başlangıçta da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi için akla getirilen ve söylenilen bu kerametler deryadan birer damla gibi­dir ve tamamını yazmak esasen mümkün değildir.

Kendisi şöyle tanımlamıştır: "Keramet; ateş almak, şiş vurmak, suyun üzerine post atıp namaz kılmak, havada uçmak, ya da başkalarının gönlünden geçenlere cevap vermek gibi basit şeyler değildir. Bunları zaman içerisinde istidraç sahipleri de, sihirbazlar da belli oranlarda yaparlar. Gerçek keramet, insanla­rın gönlünde imanı ve ahlak şuurunu yaratmak ve İslam ahlakını yerleştirip yaşatabilmek, topluma hizmet etmektir".

          Şeyh Ali Efendinin en büyük kerameti bu anlamdaki soh­betleri ve bir eğitimci, bir öğretmen gibi çevresini eğitmesidir. "Siz, değil bir çingeneye, horlanmış bir sarhoşa, bir insana, hayvanlara bile hürmet ediniz. Her canlının sizde hakkı olduğu­nu unutmayınız. Allah için seviniz ki Allah için sevilesiniz" demesidir. Kendisi 71 yıllık ömrü boyunca küçük çocukluğundan beri hal ve davranışları ile bunu işleye gelmiştir. "Size saldıran bir köpeğe bile sertçe "oşt" deseniz halinizi kaybedersiniz Kimseyi incitmeyin, incinmeyin ve halinizi, imanınızı koruyu­nuz" telkininde bulunmuştur.

"Hal ilmi" denilen manevi ilimler ve makamlar yanında, "kal ilmi" denilen yazılı bilimlere de aşina olduğunu bazan ihsas ettirmiştir. Bir öğretmen dervişi bizat yaşadığı bir anısı ile bunu şöyle ortaya koymaktadır: "Şeyh Ali Efendimizi tekkesinde zi­yarete gitmiştim. Kayıpa yaklaştığımda içimden, Efendi, batını ilimler yanında bazan da zahiri kitapları karıştırmış olsa, psi­koloji, sosyoloji ve felsefe gibi... geçti. İçeri girdiğimde Şeyh Efendi elindeki bir kitabı karıştırırken gördüm. Benim geldiğimi görünce, dönüp elindeki kitabı göstererek: "Bu adamlar yanlış yazmışlar, bilenler de yazıyorlar, bilmeyenler de..." dedi. Elin­deki kitap lise sonda okuyan kızı Sadiye'nin felsefe kitabıydı... Son derece mahcup oldum. Ben içimden, biraz da bu ilimleri okusa derken, kendisi okunmasını arzu yanlışını ortaya koyuyordu.

Yakın zamanın büyük ermişi Şeyh Ali Efendi "Mübarek geceler için dervişlerine: "İmanını, halini koruyan ve Allah sevgisini yaşayan derviş için hergün bir mübarek gecedir..." derdi. Ve bir an için olsun Hak'dan gafil olunmamasını öğütlerdi. Zira mürşidi Eseyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'm kendi­sine ders aldığı gün verdiği ilk öğüdü de "Hak'dan Gafil Olma" olmuştu.

Sohbetlerinde bu sözleri söyleyen ve yaşadığı sürece uy­gulayıp uygulamaya çalışan Şeyh Ali Efendi, 1971'de dünyasını değiştiği gün, Akçadağ Jandarma ve Emniyet Teşkilatı üzüntü ve endişelerini dile getirerek: "Olan bizlere oldu. Ali Efendi ha­yatta iken yörede en ufak üzücü bir olay çıkmıyordu. Çok üzgü­nüz, korkarız ki, bundan sonra bizi çok meşgul ederler" derken aynı gün, Malatya Şehir Merkezinde ise, vefat haberini ilk duyan, hemde müntesibi bulunmayan bir şoför: "Artık dünyanın da önemi kalmadı, Ali Efendi de gittikten sonra yaşasakta bir yaşamasak da bir..."şeklindeki samimi sözleriye toplumun duygularınhı bu büyük insan için ifade eder...

Allah huzurunda görebilenlerce ve hissedebilenlerce âlemden âleme geçen ve dinamo gibi manevi cereyan neşreden Gönüller Dostu Şeyh Ali Efendi, her fani gibi bu aleme veda eder, 1971 de yüce dosta kavuşur. Geride bıraktığı örnek hayatı ve etkili sohbetleriyle etkisini sürdürür. Ölümsüzlüğe ulaşır. "Anıtlar yaklaştıkça, insanlar uzaklaştıkça" kuralı uya­rınca Şeyh Ali Efendi de yıllar geçtikçe büyür ve her yıl Nisan ayı sonundaki yıldönümü mevlidinde binlerce insan bir araya gelir; türbe tekkesi yol boyunca ziyaretçilerle dolar taşar.

1/2/2007

Sohbetinden Kesitler

İslam dini çok büyük bir din,bu dinin hakikatini anlamak için evvela her şahıs bu dinin emir ve yasaklarını(alimlerden) öğrenecek ve bunu nefsine tatbik edecek;bununla beraber hakiki bir Mürşid-i Kamil’in elinde ve onun rehberliği altında da tevhid alfabesini öğrenecektir.Kul bunun gereklerini ne ölçüde yerine getirirse o nisbette Cenab-ı Hakk’a manevi yakınlık ve vuslata erişir.(Şeyh Ali Kara(K.S.) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden) 


Su,nasıl maddi hayatımızın ve ibadetimizin gerektirdiği her türlü temizliği sağlıyor ve bizi pak kılıyorsa,manevi hayatımızda Allah’ın(c.c.) nazargahı olan gönlümüzün temizlik ve paklığı da tevhidle(La ilahe illallah) olur.(Şeyh Ali Kara(K.S.) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden)

Dünya malının en kıymetlisi cevahirdir. İnsan vücudunun en güzel ve en kıymetli organı da gözdür.Ama, cevahir göze sürülürse gözü kör eder. İşte Allah’ın (c.c.) nazargahı olan kalbe de dünya sevgisi, mal sevgisi, para sevgisi konursa, Allah (c.c.) sevgisini öldürür, yok eder.(Şeyh Ali Kara(K.S) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden)


Her insanın bir çocukluk dönemi vardır. Bu dönemdeki sevgiye çocukluk sevgisi,” denilir.  İnsan o yaşta iken gerçek sevginin ne olduğunu bilemez. Üç dört yaşındaki oğlunuza, “oğlum sana gelin alayım mı?” dersiniz. Çocuk:  “He al baba,” der.  Siz de gidip dünyanın en güzel kızını gelin getirseniz, bir masaya da şeker, çikolata, balon ve oyuncak hazırlasanız, “gel oğlum istediğin gelin şu odadadır,” deseniz, çocuğun gideceği yer masadaki şekerler, oyuncaklar olur.  Onların sevincinden geline dönüp bakmaz bile.  Çocuğun o yaşlarda sevgisi evlilik düşüncelerinin çok üzerindedir.  Ama çocuğun delikanlı olup da evlilik zamanı gelince, gelini bırakıp da oyuncağa şekere bakmaz bile .İşte insan da, ibadette,zikirde çocuk kalırsa Allah’ın (c.c.) sevgisine tıpkı o çocuk misalinde olduğu gibi yönelmesi söz konusu olamaz.İbadeti zayıf insanın muhabbeti, hep dünya zevki ve dünya malına yönelik olur.  Marifet çocukluk zevklerinden kurtulmak,Hakk sevgiye yönelmektir.

Şeyh Osman Efendi'nin Halifesi Şeyh Ali Efendi'ye teslim olan Malatya Darendeli Hacı Efendi, bir derviş arkadaşı ile yanında hasta oğlu Adil olduğu halde Şeyh Ali Efendi'nin ziyaretine gider. Geceyi yakın bir köyde geçirir ve akşam namazını daha fazla geciktirmemek için yemekten sonra ağzını yıkamadan namaza durur ve imamlık yapar. Dişlerinin arasına sıkışmış bir bulgur danesi namazda diline dolaşır.. Aşağı Örükçü'ye Şeyh Ali Efendi'nin huzuruna gelir ve Şeyh Ali Efendi, Hacı Efendi'nin kulağına eğilir; "Bir daha ağzını yıkamadan namaza durma, akşam namazında seni bir bulgur danesi Allah'ın huzurunda rahatsız etti" der... Hacı Efendi ağlar, tövbe eder...(Şeyh Ali Kara(K.S) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden)(Misal vermiştir)
Devam Edecek....

1/2/2007

MUTASAVVIF ESSEYYİD OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRETLERİ

 

  

 

img231/6311/eyhosmanalivealaaddinefbs2.jpg


img45/4381/m101dy7.jpg

 

 

1/2/2007

MUTASAVVIF ESSEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRET

 


MUTASAVVIF ESSEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRETLERİ NİN HAYATI

DOĞUMU: Şeyh Osman Nuri-Bağdadi (r.a.) Hazretleri Hicri {1297},Miladi{1881}yılında Bağdat ilinin Süleymaniye kazasının Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İsmi Osman Nuri Bağdadi'dir. Annesinin adı Seyyide Fehime (r.a.), babasının adı Seyyit Emin (r.a.)'dir.Soyu:“Seyyid-i Şerif”dir. 
DIŞ GÖRÜNÜŞÜ:Yüzünü görenlerin anlatımına göre uzun boylu, geniş omuzlu, ten rengi kumrala yakın,yakışıklı, saçları gür ve düzgün,Yüzü yuvarlak, kaşları hilalli, gözleri iri, burunu çok hafifi bir şekilde sola kıvrıktır, –ki seyyid neslinde görülebilen bir özelliktir. biraz kilolu,,ALLAH’IN nuruyla nurlanmış ,yüzünü görenlerin doyasıya bakıp seyredemedikleri çok büyük bir zattır.bu sadece dış güzelliğiymiş ya iç güzelliği... 

  

ÇOÇUKLUĞU VE GENÇLİĞİ:Şeyh Osman Nuri Hazretleri çocukluk ve gençlik yıllarında bir taraftan dünyevi ilimler öğrenip, askeri okullardaki tahsilini yürütürken, diğer taraftan’de babası tarafından Bağdad’ta özel olarak tutulan hocalardan, lisan dersleri alıyor ve Medreselerdeki hoca efendilerden’de Kur’an, Tefsir, Hadis gibi islami ilimleri öğreniyordu. Şeyh Osman Nuri Efendi yukarıda bahsedilen ilimler ve tahsil hayatının yanında, Irak’ın büyük Mutasavvıflarından Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerinin dergahında tasavvufi eğitimini de sürdürüyordu.  Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerin'den Kuran-ı Kerim, hafızlık, hadis, fikih, kelam, tefsir.....ilimler öğrendi.Osman Nuri Efendi, İstanbul’da askeri okulda teğmen olduktan sonra bağdat’a atanmış ve orada Şeyh Ömer Ziyaeddin hazretleninin sohbetlerinden ve manevi feyizlerinden istifade etmeye çalışmıştır. 

İRŞADI:Şeyh Necmeddin hazretleri tarafından irşad edilmiştir.Şeyh Necmeddin hazretleri ,Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri nin oğludur.İrşadından sonra birgün Fırat'ta yüzen Şeyh Osman Nuri (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) üzerine ilahi söylemeye başlamış... Birdenbire cisimleşen Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) yüze yüze Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına gelmiş... Ona selam vermiş... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) omzunda çember gibi eğilen uzun bir kıl varmış... Birlikte yüzerlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Ya Hazreti Gavs-ı Azam (r.a.)! Acaba senin şu omzundaki kıl kadar olabilir miyim? Sen ne yüce bir Gavs-ı Azam, ne azametli bir evliyasın!” dediğinde... Hazret-i Gavs-ı Azam: “Oğlum Osman! O Kadar da uzun boylu değil: Ben Gavs-ı Azam'ım... Sen de hakiki bir Gavsın!” diyerek başlamış Şeyh Osman Nuri'yi (r.a.) öven arapça şiirler söylemeye...Ben "ya Pir benim bu makamda gelişimde sizin de bir hizmetiniz ve himmetiniz oldu mu?" diye sorunca da: "Anana sor bakayım, sen bebek iken beşiğini kim sallıyordu?" cevabını verdi. Anama sordum evet oğlum beşiğinde ağladığın zaman beşik görülmeyen eller tarafından kendi kendine sallanırdı dedi… 

ASKERLİĞİ: 1914 yılında başlayan 1.Dünya savaşında Erzurum, Kars Cephesinde (Şark Cephesinde) görevlendirilmiş ,Yanında askerlik yapan Yanında aşkerlik yapan bir kişi şöyle anlatır. "Şark cephesinde savaş çok şiddetlenmişti. Mübareğe Genç Osman diyorlardı. Karşıdan top yağıyordu. Üstümüze doğru savaş bir hayli şiddetlenmişti. Mübarek gelen topları bir şeyler söyleyip sağ elinin içiyle durduruyordu. Mübarek akşam olunca üstündeki kaftanını çıkarıp sallayınca yüzlerce mermi çekirdeği dökülürdü.""Şeyh Osman Nuri hazretlerinin hareketleri bir gün çok ilgimi çekti ve takip etmeye başladım. Akşam olunca Mübarek emrinde bulunan askerlerin çadırına girip bazı arkadaşlarımızın gözlerinden öperdi. Bu olay çok ilgimi çekmişti. O insanların cepheden sağ dönmediklerini gördüm. Mübareğe sordum. O da, "onların kaderini yaradan ne güzel yaratmış. Onlar Allah için ve vatanı için şehit oldular," buyurdu. Mübareğe Allah için bize de dua edin biz de şehid düşelim dedim. Mübarek gözlerini yumup biraz sonra "Evlad Allahu Teala'nın takdirini kimse bozamaz," diye buyurdu.  30 yıla yakın süren askerlik hayatını, kıdemli binbaşı rütbesiyle Elazığ Askerlik Şubesi başkanıyken noktalamıştır.  

ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) GAVS-I AZAM ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ'NİN (r.a.) TÜRBESİNİ ZİYARETLERİ VE SONRASI


Şeyh Ömer'in (r.a.) halifesi olan Şeyh Osman (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.) türbesine sık sık gitmesi... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) mucizevi kerametiyle onunla açıkça konuşmaya başlaması, türbeye gittiğinde kapalı olan türbe kapısının kendiliğinden açılması gibi pekçok kerametlerin zuhuru, O'nun (r.a.) ruhaniyatıyla konuşmaya başlaması hadiseleri Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.); “Oğlum Osman, sık sık atına bin de gel... O sultan boyunla atının üstünde gidişini göreyim!” demesi ve buna benzer gaybi, sırlı buluşmalar neticesinde Şeyh Ömer'in (r.a.) desturu olmadan Gavs-ı Azam'a dönmesi, ona aşık olma hadisesi sonrasında kalbi Şah Geylani'ye (r.a.) dönmüş... Ruhaniyatı, ferasetiyle bunu bilen Şeyh Ömer (r.a.) genç halifesine ders vermeyi düşünmüş. Birgün Biyara'daki sohbet, bir yaz günü akşamının derinliğinde tekkenin damında açık, yıldızlı bir havada yapılıyormuş. Herkes merdivenden tırmanıp dama çıkmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.) abdest almada geciktiğinden en sona kalmış. Gavs Şeyh Ömer (r.a.) müritlerine: “O, merdiveni yukarı çekin!” demiş. Şeyh Osman (r.a.) dama çıkmak istemiş; ama merdiven yok... Sağda solda merdiveni ararken Gavs Şeyh Ömer'in (r.a.) sesi yankılanmış: “Osman, Osman sen Allah'a merdivensiz de gidersin...” Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) bu olayla bir ders vermek istemiş...

 

SİLSİLESİ:Osman-ı Seraceddin Tevila (k.s.), Muhammed Bahauddin (k.s.), Ömer Ziyaüddin (k.s.), Necmeddin-i Kübra (k.s.), Osman Nuri-yi Bağdadi (k.s.), Ali Kara (k.s.) KERAMETLERİ:Malatya'daki evinin bahçesinde vefat eden bir müridini himmetiyle diriltmiştir. “Oğul Allah'tan beş sene daha sana ömür aldım... Beş yıl daha yaşayacaksın!” demiş... Adam günü gününe beş sene sonra ölmüştür. Ona, en büyük kerametler verilmiştir. Her şeyi yüze karşı söylediğinden gizli günah sahibi müritleri yanına gitmeye çekinirlermiş..Adıyamanlı bir evliya Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) hakkında sürekli ileri geri konuşup: “Bu ne biçim şeyh! Kısa pantolon giyiyor! Sakalı yok, sarığı yok, cübbesi yok, kasket şapka takıyor!” diyerek tenkit edermiş. Birgün rüyasında Hz.Muhammed (s.a.v)'i görmüş... Peygamberimiz evliyaya: “Ceddim Osman Nuri (r.a.) hakkında ileri geri konuşma... Ona hem gavslığı hem de on iki tarikatı çalıştırma iznini biz verdik... Bir daha böyle şeyler konuşursan seni meclisimizden sileriz,” buyurmuş. Bunun üzerine o evliya hatasını telafi edip, özür dilemek maksadıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yanına gelmiş. Daha bir şey demeden Gavs-ı Bağdadi (r.a.): “Rüyanda Hz.Peygamberimizi mi gördün? Sana şöyle şöyle mi dedi... On iki tarikata baktığımızı mı söyledi!” diyerek o evliyanın rüyasını anlatınca evliya eline kapanıp af dilemiş. 

DÜNYAYA GELMEDEN ÖNCEKİ TASARRUFLARI...
Hazret-i Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bir rivayette bu olayın tanığı olan gelinlerinin anlattıklarından hareketle şöyle bir olayı aktarmıştır: “Şeyhi ziyarete seksen, doksan yaşlarında bir teyze gelmişti. Şeyh oğluyla içeriye girdi. Bu arada o köylü kadın yüzünü peçeyle örtüp, neredeyse yerlere yapıştı.” Şeyh: “Teyze biz de senin oğlun yaşındayız. Bizden ne mahcup olursun!” dedi.. Kadın mahcubiyetinden neredeyse yere yatacaktı. Şeyhe çay getirdik. Çayı üzümle içiyordu. o yıllarda şeker çok az bulunan bir şeydi. Ve konuşmaya başladı... Teyze sen on beş on altı yaşlarındaydın... Hava sıcaktı... Damda yatıyordun... Birdenbire zikir sesi duydun ve uyandın... Hz.Nebi (s.a.v), Al ve Ashabı, Ricalül Gayb Erleri zikrederek geçiyorlardı... Sen onları gördüğünde dehşetten bayılacak gibi oldun...” demiş... Bu esnada teyze hayretle yerinden doğrulup yüzünü açarak şeyhe bakmaya başlarken şeyh devam etmiş: “Kendini kaybedip tam aşağı düşecekken bir gaybi el seni tuttu... Yerine koydu...” dedi ve gülerek sustu. Kadının hayretten ağzı açık kalmıştı. Şeyhe çok dikkatli bir şekilde baktı... Baktı... Ve haykırdı: “O beni tutan kişi sendin, aman Allah'ım sendin!” diye ağlamaya başlarken, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.): “Evet... O bizdik...” diyerek gülümsedi. (Bu olay olduğunda Hazret'i Gavs'ın (r.a.) o kadınla aynı yaş diliminde olmadığı, aşağı yukarı 30-40 sene önce dünyaya gelmeden ruhaniyatıyla bu tasarrufu yaptığı oldukça açıktır.) Sonra çayını bitirip odasında kendini bekleyen ihvanlarının yanına gitmiş...Cemaatle namaz kıldırdığı kimi zamanlarda sağa selam verip namazı bozarak: “Bekleyin falan geliyor... O da namaza katılsın!” buyurduklarında kapı çalar, denilen müritleri gelirmiş.İki mürit Şeyhin ziyaretine gitmektedirler... Yoldaki çaydan geçen bir köylü seyyah o müritlere yaklaşarak selam verir. Müritler selamlı alırlar. Onunla ilgilenmeden yollarına devam ederler. Bu karşılaşma öncesinde müritlerine kendi kendilerine şöyle konuşuyorlarmış: “Şeyh Osman Bağdadi (r.a.) öyle yüce bir Seyyid Gavs'tır ki Hızır (a.s.) gelse ona boyun eğmeyiz.” Müritler şeyhin huzuruna vardıklarında: “Oğul yolda gelirken birbirinize Hızır'la (a.s.) ilgili şöyle şöyle demişsiniz. Şu an Hızır (a.s.) yanımda. Gelirken karşılaştığınız, size selam veren köylü de oydu. Aferin oğlum... İşte böyle olun...” buyurmuşlardır.Hz. Gavs'ı Bağdadi (r.a.) müritleriyle otururken , masasının üzerine bazen arapça yazılı bir mektup inermiş. Bu acayip durumu gören müritlerden nazdar makamında olanlar: “Hayran o mektubu kim yolluyor?” diye sorduklarında: “Oğul Bağdat'ta bir şeyh bize rüzgarla ara sıra bu mektubu yolluyor. Bize soruları oluyor...” Biz de ona Fırat nehriyle mektup yolluyor, cevap veriyoruz,” derlermiş.Hazreti Gavs'ın evinde de yılanlarla sohbetleri olduğu yüzlerce vakalarla nakledilir. Birgün evde yalnız oturduğu sırada kapıda içeri siyah bir yılan süzülür. Gavs'ın küçük kızı bağırarak babasının yanına koşunca o azametli gavs kızına: “Korkma kızım... O bize ziyarete geldi... Sana kötülüğü dokunmaz,” demiş... Yılan Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) karşısında dikilerek öylece durmuş. Bir ara Hazreti Gavs: “Bana bir yaprak getirin demiş. Dua ederek yaprağı yılana vermiş. Yılan yaprağı ağzına alarak geldiği yerden süzülerek gitmiş...” Bu olaya tanık olan Gavs-ı Bağdadi'nin (r.a.) kızı demiş... “Baba o yılan ne yaptı? Niçin ona yaprağa dua okuyup verdin?” deyince Hazreti Gavs (r.a.): “Kızım bu yılanın eşi oldukça ağır hastaymış. Bizden dua istedi... Biz de dua ettik inşallah Allah (c.c.) şifa verecek,” buyurmuşlar...Çocuğu olmayan bir müridi onu evine davet etmiş... Yolda gelirken köylüler Hazreti Şeyhi (r.a.) karşılamışlar. Yolda giderken: “Durun oğul!” demiş... Bir müddet öylece durmuşlar... Sonra Hazret-i Gavs (r.a.): “Oğul siz ne yapmışsınız? Bundan iki sene önce bir yılanı tutup ateşte canlı canlı yakmışsınız. Yılanın ruhu sizi bana şikayet ediyor. Oğul yakmak Allah'a (c.c.) mahsus, niçin böyle yaptınız?” diye köylüleri azarlamışlar. Bu keramet karşısında şaşkına dönen köylüler şeyhten özür dileyerek yağmur yağsın itikadıyla böylesi batıl çirkin bir işi yaptıklarını itiraf etmişler. O müridin bahçesinde otururlarken: “Bu dut ağaçları seni bana şikayet ediyorlar... Onları abinin bahçesinden izinsiz olarak getirip kendi bahçene diktiği söylüyorlar.” buyurunca o çevrede sayılı dindarlardan bilinen mürit: “Hayır baba! Böyle bir olay sanırım olmadı,” deyince... Şeyh tasarruf ve himmetiyle onun gönül gözünü açmış. Karşısında konuşan dut ağacı ona çıkışmaya başlamış. Hazreti Gavs: “Hadi kendi aranızda anlaşın!” diyerek gülmüş. O mürit ağaçla konuştuktan sonra hatasını anlayıp şeyhten özür dilemiş. Şeyh o hali üzerinden himmetiyle geri almış...
Hazreti Gavs-ı Bağdadi (r.a.) kahhar meşrep bir Gavsullahtır. O üç şeyden nefret etmiştir: Müritlerinin kendi varlıklarını ortaya koyarak insanları kendilerine bağlamaları, yolunu terkederek ya da terketmeksizin başka mürşitlerin sözüyle oturup kalkmak... Aldığı dersi bir yapıp bir yapmamak en öfkelendiği hususların başında gelirmiş... Bu nedenle ruhani himmet ve duasıyla pek çok halifesi, müridi onun sillesini yemişler.Kur'anın bu kadar yakıcılığının nedenini soran müritlerine şöyle buyurmuş: “Biz Hazret-i Peygamberimizin (s.a.v.) simasına bakarak Kur'anı okuyoruz... Bu yanıklık, bu etki bu sırdandır.”Bir sohbetinde Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.) şöyle demiş: “Ben müritlerim için cinlerin, şeytanların tasallutundan korkmuyorum; ama onlardaki bizim nurumuza aşık olan kızların, kadınların müritlerimize tasallutundan korkuyorum. Bu onları batırabilir,” diyerek bu sırra dikkat çekmişler. Bu nedenle vazife yapan şakirtlerine aşkla yaklaşan kızların çoğunu sille vurarak başlarından defetmiş... Bu husus bütün şakirtlerince dilden dile aktarılarak anlatılagelen çok önemli bir noktadır.

Müritlerince nakledilen bir olayda Hazreti Gavs (r.a.) birgün Diyarbakır'daki bir şeyhi ziyaret etmiş. Sohbetleri sırasında o şeyhin bir müridi manen bitkin, takatsiz bir halde yanlarına gelince şeyhi: “Ne oldu oğlum sana?” demiş... O mürit: “Şehirden geliyordum. Karşıdan Kürt Celal lakaplı bir evliya geliyordu. İçimden hep müritlerini vurup helak ediyor. Keşke böyle yapmasa dedim... Tam yanından geçerken, “vaktine hazır ol!” diyerek himmetiyle beni vurup helak etti,” demiş... O, kahhar gücüyle Diyarbakır'da cami minarelerini ruhani eliyle salladığı söylenen bu dehşetli evliyanın müridine yaptığı hareket karşısında ne yapacağını şaşıran şeyhi sessiz kalmış. Çünkü ona ruhani gücü yetmiyormuş. Bu arada Gavs-ül Bağdadi Şeyh Osman Nuri (r.a) bu duruma oldukça öfkelenmiş... O müride şeyhinin perişan ve şaşkın bakışları arasında şöyle haykırmış: “Oğlum... Var git Kürt Celal'in tekkesine... Karşısında dur... Kürt Celal vaktine hazır ol,” de... Kabe'yi rabıta et... Gerisine karışma... Öylece rabıtada kal!” demiş... Mürit şeyhin müsadesiyle Kürt Celal lakaplı o dehşet ve kahhar evliyanın tekkesine gelmiş. Karşısında vurduğu müridi görünce Kürt Celal: “Niye geldin?” diye çıkışmış... O mürit: “Kürt Celal vaktine hazır ol!” demiş ve söylendiği gibi rabıtaya dalmış... Bir müddet öyle kaldıktan sonra gözlerini açmış... Kürt Celal mosmor olmuş, güçlükle nefes alıp veriyormuş... Ölümcül bir duruma gelmiş... O mürit, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin yanına koşup olanları anlatmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Şeyhim Necmedddin'in (r.a.) ruhaniyatı onun hayat yaprağını kuruttu. Rabıtada kalsaydın o boğulup ölürdü demiş...
Bir rivayette Kürt Celal lakaplı o evliyanın ilmi de gitmiş... Affı için Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) yalvarmış... Şeyh Osman: “Allah (c.c.) sana bu ilmi verdi ki onu bunu vurup helak mı edesin!” diye o evliyayı azarlamış. Evliyalığına ait sırlarını almış ona tekrar vermemiş. Buna benzer yüzlerce olayda hem halifelerinden hem müritlerinden, hem de diğer yollardan sille vurduğu evliyalar olmuş... Seyyid Hakim Arvasi (r.a.), Alvarlı Efe Hazretleri (r.a.) gibi pek çok evliyaullah “O, Arap şeyhin vesileliğiyle bizler Allah'ın (c.c.) nurunu alıyoruz...” diyerek Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) metheden sözler söylemişlerdir... Ona derin bir sevgi duymuşlardır... Bütün bunların en doğrusunu bilen Rahman'dır...
                                                             

VEFATI:1943 yılının Aralık ayında Malatya'dan Yozgat'a gelen bu büyük mürşit, büyük mutasavvıf, zamanın kutbu Şeyh Osman Nuri Bağdadi (KS) 40 gün gibi kısa bir süre içinde kendisini çevresine kabul ettirmiş, sevmiş, sevilmiştir. Vefatına yakın günlerinde "BENİ YOZGAT TOPRAKLARINA DEFNEDİNİZ" demiştir. Yozgat'ın kadir kıymet bilen halkı bu büyük misafirini, 40 günlük hemşerisini 23 Ocak 1944'de Çamlık altı mevkiinde, Sarı toprak mezarlığına defnetmişti. Yozgat’ın  Sarı Toprak’lık Kabristanında bulunan Türbesi,Yurdumuzun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin ve gönül dostlarının  ziyaret ettikleri  bir sevgi ve huzur abidesidir.

ES-SEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ ÖLMEZTOPRAK

Es-Seyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak, 1879'da Bağ­dat'ta dünyaya gelmiştir. Bundan ötürü, "Osman Nuri Bağdadi" diye de anılır. Babası Osmanlı Ordusunda da subay olarak görev yapmış olan Muhammed Emin Efendi, anası Fehime hatundur. Haşimi sülalesi Kral soyundandır. Ana tarafı Hz. Hasan, Baba tarAfı ise Hz. Hüseyin (r.a.)'den gelme olup; 37. kuşak Seyyid, Ehli Beyt ve Evladı Resulullah'tır.

Şeyh Osman Efendi, en son İstanbul Askeri Lisesinde okumuş ve harbiyeden subay olarak mezun olup orduya katıl­mıştır. Birinci Cihan Savaşında çeşitli cephelerde savaşlara katılmıştır. Kazım Karabekir komutasındaki Doğu Cephesinde, binbaşı rütbesi ile bizzat süngü muharebelerine katılarak komuta etmiştir. Bu arada Askeri Mahkeme Başkanlığında da bulun­muştur. Daha sonra Diyarbakır-Derik ve Elazığ Askerlik Şube Başkanlıkları yapmış ve Elazığ Askerlik Şubesi Başkanı iken, kendi arzusu ile emekliye ayrılmış, Malatya'ya yerleşmiştir.

Malatya'da iken, 1943 Aralık ayının son haftasında Yoz­gat'a ailesiyle birlikte mecburi iskâna tabi tutulmuş, burada 23 Ocak 1944'de vefat etmiştir. Türbesi Yozgat'ta, Sarı Topraklık denilen kabristandadır.

Kızı, Hace Sadiye Ölmeztoprak babası Şeyh Osman Efendi hakkında şunları ifade etmiştir: "Babam, es-Seyyid Şeyh Osman Efendi'nin her fani gibi zahiri hayatı 1879'da Bağdat'ta başlamış; 1944'de Yozgat'ta noktalanmıştır. Zahiri rütbesi bin­başı, batını makamı ise Gavs'lıktır. Binbaşılığında Ruslara karşı girilen süngü muharebelerinde önde giden komutanlar arasında yer almış; gavslığında ise, büyük merhaleler aşmış, yüksek makamlara ulaşmıştır. Keşif ve kerameti zahir, yete­rince anlaşılıp anlatılması güç olan bir gönül sultanı olmuştur".

Kerameti zahir, zamanın gavsı olan Şeyh Osman Efendi, dini bilgilerini ve engin tasavvuf eğitimini daha küçük yaşlarda iken Kadiri Tarikatı'nın kurucusu ve piri Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin tekkesinde Şeyh Ömer-i Ziyaeddin'den alır, onun

oğlu Şeyh Necmeddin eliyle de irşat olur. Kadiri Tarikatı'nın önde gelen pirleri arasına girer ve kendisinhe bizzat Peygambe­rimiz (sav) tarafından dokuzkolun icazet yetkisi verilir.

Bunu, zamanın Kâhta Müftüsü gördüğü bir rüya ile şöyle anlatır: "Zamanın politik kuşkusu sonucu, Şeyh Osman Efendi ve birkaç arkadaş Söğütlü Camii'nde gözaltında bulunuyordu. Ş. Osman Efendi'nin sakalı yoktu, geceleri pek uzun olmayan bir don ile yatıyor, davranışları bizlere benzemiyordu. Açık açık keramet söylüyordu. Ben içimden bütün bunları eleştiriyordum. Gece Peygamber Efendimiz (sav) rüyama girdi: "Halifemiz Şeyh Osman Efendi'ye söyle kendisine 12 kolun da yetkisi, dokuzunun icazeteni verdik" dedi. Ben ilk kez böyle bir rüya görmenin sar­hoşluğu ile uyandım ve hemen Ş. Osman Efendi'nin yatağının ucuna gittim. Şeyh mışıl mışıl uyuyordu. Benim geldiğimi his­sedince gözünü açtı ve daha ben konuşmadan, "ne o Müftü Efendi, Peygamberi rüyanda mı gördün? Bize bütün tarikatların icazet yetkisini verdiğini mi söyledi. Bize bu yetkiyi 12 yıl önce vermişti. Senin bize atmaman, iyi tanıman için sana görünmüş. Git yat, bir daha atma" dedi. Benim atacak halim mi kalmıştı. Hemen kendine intisab ettim".

Keşif ve kerametlerini açık açık söylemesi ve ortaya koyması karşısında, Malatya'lı âlim ve hal sahibi Keşşaf Hoca, "Şeyh Efendi bu kadar keramet söylenir mi, bu dinen sakıncalı değil mi?" sorusuna karşı Ş. Osman Efendi, "Hoca Efendi, biz Peygamber'den de, Pir Abdulkadir'den de izinliyiz. Söyleme­mizde bir sakınca yoktur" cevabını verir.

En büyük kerametlerinden birisinin, çok etkili bir ses ve ton ile Kur'an okuması gösterilir. Kur'an okumasını dinleyenle­rin kendilerinden geçtikleri söylenir. Kendisine: "Efendi, sizin okuduğunuz Kur'an bir başka tesir ediyor, sebebi neder?" diye sorulduğunda, Şeyh Efendi: "Biz Kur'an-ı Peygamber'in huzu­runda O'nun yüzüne bakarak okuruz" karşılığını verir.

Bir başka sosyal kerameti ise, Akçadağ-Aşağı Örükçü Köyündeki Ali Efendi'yi halife olarak yetiştirip irşad etmesi ve yörede İslami ahlakın yerleşip huzurun sağlanmasındaki etkisi, emeği olarak belirtilir.

Başlangıçta da belirtildiği gibi, Gönüller Sultanı Şeyh Osman Efendi'yi satırlarla anlatmanın güçlüğünü duyarak, binlerce kerametinden bir kaçını sunup nasibince anlamak isteyen­lerin takdirine bırakalım:

Elazığ'da bir manavdan armut alırken, manava: "Armut­ların arasında haram olanlar var", "Hayır Efendim" diye itiraz eden manava: "Bak işte şu armutlar biz manavın kardeşinin bahçesinde yetiştik onun hakkıyız diyorlar, ne dersin" der. Manav: "Evet Efendim bahçe kardeşimle miras bölgüsü sınırın ötesinden benim bahçeye dökülmüşlerdi, toplayıp getirdim" der ve büyük bir şaşkınlık ve teslimiyetle özür diler, tövbe eder.

Genç bir dervişi, akşam vakti evine giderken Malatya-Dörtyol semtinde giden güzel bir bayana biraz dikkatli bakar. Evine girip oturunca, kadın yine gözünün önüne gelir ve hayal eder. Bu sırada kapı aniden açılır. İçeri binbaşı rütbesi ile Ş. Osman Efendi girer ve "kendine gel, bırak elin kadınını düşün­meyi" diyerek bir de tokat vurur. Tokatın tesiriyle odanın orta­sına yıkılan dervişin bir kulağı duymaz olur ve halen duymadı­ğını söyler. Şeyh'in sesi duyulmuş, tokadı yemiştir ama kendisi ortada yoktur. İkinci gün Derviş, Ş. Osman Efendi'nin evine huzuruna gider. Şeyh, dervişi daha görür görmez konuş­masına ve özür dilemesine fırsat bırakmadan: "Ölen kendinize gelin, Allah'ın helal dediği helaldir, haram dediği haramdır. Akşam neydi o kadını düşünmen" diye zahiren de dervişini uyarır.

Köyde, karanlık ve sıcak bir odada hanımı ile yatan bir köylü derviş, gece ayağı ile yorganı üzerinden atar. Biraz sonra yorganı birisi yeniden üzerlerine örter. Bu birkaç kez tekrarlanır. Adam bunu karısının yaptığını sanar, oysa karısı uyumaktadır. Konuyu biraz anlar... İkinci gün Şeyh Osman Efendi'nin ziyaretine gider. Şeyh Efendi devrişlerine sohbet etmektedir. Yorganını örttüğü dervişin geldiğini görünce, konuyu değiştirerek, "Sizler artık çocuk değilsiniz, yorganınızı gece gelip biz mi örtelim.. Allah karanlıkta görmüyor mu, o ne biçim çırılçıplak hayâsızca yatmaktı" der.

Genç bir derviş anası tarafından, "Genç yaşta dervişlik mi olur. Bırak şu dervişliği de dünya işlerine bak" şeklinde sü­rekli rahatsız edilir. Günün birinde derviş, anası ile Şeyh'in hu­zuruna gelirler. Şeyh, kadına "oğlunu rahat bırak, o hem dünya işine hem ibadetine bakar" derse de kadın ikna olmaz ve Şeyh, bunun üzerine kadının geçmişteki kirli çamaşırlarını sadece yüz kızartıcı bir sahneye geldiğinde, "Aman Efendi o işler 60 sene önceydi, sen o zaman neredeydin... Anlatma anlatma ben de oğlum da sana kurban olalım" der ve kendisi de intisab eder.

Şeyh Osman Efendi Hazretleri, bir gün dervişleri ile evine giderken, sokakta bir dilenci rastlar ve "Efendi, Allah rızası için, sevdiklerinin hakkı için bana biraz harçlık ver" diye elini açar. Şeyh Efendi örme para kesesini çıkarır bakar içinde bir altından başka hiç para yok. Çıkarıp altını dilenciye verir, dervişlerine de "Altın verdiğimizi ananıza, hanımınıza söylemeyin, kadındır belki razı olmaz bu kadarına" der. Boş cüzdanla evine gider.

Sadık bir devrisi birgün Şeyh Osman Efendi ile aynı ca­mide namaz kılarlar. Derviş, namazda cezbe haline girer ve "Şeyhime verecek kıymetli bir şeyim yoktur. O yaşlandı, ben ise gencim. Eğer varsa benim kalan Ömrümü Şeyhime ver de o ya­şasın Allah'ım" diye yakarışta bulunur. Caminin kapısı önüne çıktıklarında, yanlarında bir başka derviş daha varken, Şeyh canını hediye eden dervişe dönerek: "Ali sen Allah’tan ne di­lekte bulundun.. Allah dilediğini duymuş ve senden razı olmuş. Benim ömür verecek gücüm yok mu ki devrisin kendi ömrünü sana vermemi diliyor diyor. Oğul Allah senden razı olmuş, Peygamber de burada, O'da razı olmuş sana selam ediyor. Sen de Selat getir selam et"der.

Bir derviş ailesi Ş. Osman Efendi'nin kızı "Sadiye Abla"yı yemeğe davet eder. Az yemek yiyen Sadiye Abla ke­mikli bir et parçasıyla oyalanarak yemek yemiş görünür. Gizli bir el elindeki parçayı alarak karşı duvara fırlatır ve iz bırakır... Sofrada bir şaşkınlık ve üzüntü eser... Aynı akşam ev sahibi gece yatarken, Şeyh'ine biraz özlem, biraz da sitemle, "Efendi­miz seni çok özledik, hiç değilse bir kez olsun rüyamızda bize görün" diye yalvarır, Allah'a dua ederek yatar. Rüyasında Şeyh Osman Efendi gelir, "Niçin bu kadar sitem ediyorsunuz, ben her zaman sizlerleyim. Akşam yemeğinizde de beraberdim, sadiye'nin elinden parçayı alıp atan da bendim. Oyalanma yemeğini ye diye uyardım" der.

Yozgat'ta Terzi Hüseyin diye birisi vardır. Gençliğinde resmi görevli olarak atı ile köyleri gezer. Bir gün şiddetli bir do­laya tutulur ve atı ile ırmağa düşer. Tam boğulmak üzereyken can derdi ile, "Yetiş Ya zamanın Gavsı" diye bağırır. İri cüsseli yakışıklı bir binbaşı kıyıdan elini uzatır ve atı ile birlikte Terzi Hüseyin'i dışarı çıkarır. Şaşkın Hüseyin, "Efendi siz kimsiniz" diye sorar. Binbaşı "Zamanı gelince Yozgat'a geleceğim, o zaman tanışırız" der ve kaybolur. Aradan yıllar geçer Şeyh Osman Efendi mecburi iskân için 1943 Aralık ayında Yozgat'a gönderilir. Hüseyin geziciliği bırakmış, yıllardır kendisini bo­ğulmaktan kurtaran binbaşıyı beklemektedir ve 15 yıl sonra Yozgat'ta karşılaşırlar. Hayretler içinde kalan Terzi Hüseyin: "Evet sen O'sun, zamanın gavsı" diye yine bağırır ve hizmetine girer.

Şeyh Osman Efendi'nin ziyaretine iki tane papaz gelirler. Kendilerini gizleyerek gelen papazların amaçları açık açık ke­ramet gösteren Şeyh Efendi ile tanışmak, bilgi edinmek ve ken­dilerini sınavdan geçirmektir. Elazığ'daki evine giren papazlar selam verip otururlar ve daha kendileri söze başlamadan Şeyh Osman Efendi tek tek papazların amaçlarını söyler, içlerinde tuttukları sorularını da cevapları ile birlikte açıklar. Papazlar şaşkına dönerler ve "Efendi bunları nasıl öğrendiniz derler". Şeyh Efendi siz henüz gelmeden İsa Aleyhisselam'm ruhaniyeti geldi. Hem geleceğinizi hem de sorularınızı söyledi. Papazlarla sohbet derinleşir. Sonunda papazlar İslam'ı kabul ederler. Birisi Adıyaman'a, diğeri Mardin'e dönen papazlar çevrelerine hisset­tirmeden hem papazlıklarını sürdürürler hem de İslam'ın veci­belerini gizli olarak yerine getirirler.

Şeyh Osman Efendi emekli olduktan sonra Malatya'ya yerleşir ve kendisini kanıtlamak için halkın anlayabileceği öl­çülerde daha çok kerametlerini burada gösterir. Barguzu’lu Emin Efendi kendisini davet eder. Bir bahçeden geçerlerken çöp atı­lan bir yeri göstererek, "Bak Emin Efendi bu çöplerin altında bir evliya yatmaktadır. Üzerindeki çöpleri atsınlar kabrini meydana çıkarsınlar diyor" der. Gerçekten de şeyhin gösterdiği yer ka­zıldığında bozulmamış bir insan cesedi kefenli oyarak ortaya çıkar ve temizlenip üzerine bir güzel mezar yapılır.

Barguzu’lu Emin Efendi'nin misafiri iken, ziyaretçileri ço­ğalır. Şeyhin konuştukları ve gösterdiği kerametleri kısa za­manda çevreye yayılır. Bu ziyaretçilerden bir tanesi evinde özel olarak bir sini baklava hazırlatır. Baklavayı şeyh ve misafirleri­ne götürürken içinden "Şayet ortasından üç dilimini bizzat benim ağzıma sokarsa gerçekten büyük bir velidir" geçer. Baklava sinisini getirir. Şeyh "bu baklavayı getireni bana çağırın" der. Adam gelir ve "aç ağzını" diyerek üç dilim baklavayı ardı ardına adamın ağzına bizzat eliyle sokar.. Adam "Aman Efendim siz buyurun" derse de Şeyh "hem bizzat bana ikram etsin dersin, hem de yemezsin olur mu?" karşılığını verir.

Genç bir dervişi, orta yaşlı dayısını Şeyhin huzuruna gö­türür, ders almasını ister. Yolda giderken dayısı yeğenine "şayet Şeyhin bize Kur'an okursa ders alır ben de dervişi olurum, yoksa olmam" der. Şeyh'in huzuruna girerler epey bir süre kalırlar. Şeyh Osman Efendi sohbet eder, başka şeylerden bahseder. Genç derviş içinden yalvarır Kur'an oku da dayım da arkadaşı­mız olsun diye. Netice ders almadan ayrılırken, Şeyh genç der­vişi çağırır "Oğlum Ali sen diyorsun ki Şeyh Kur'an okusun da dayım da ders alsın, pirin ruhaniyeti de, Osman onun kaderinde dervişlik yoktur, boşuna nefesini tüketme, senin mi sözünü din­leyelim Pirin mi?" der.

Bir dervişi kulaktan duyma sözler ile Şeyh Osman Efendi'yi övmek ister. Şeyhin huzuruna gelir. Şeyh kendisine: "Bir daha bizzat yaşamadığım olaylar ile bizi orada burada Övmeye kalkışma" şeklinde uyarıda bulunur... Ramazan ayıdır ve der­vişin köyü Malatya'nın içine 6 saat uzaklıktadır, "Akçadağ-Bahri Köyü". Şeyhin evinde iftarını açan derviş köyüne gitmek üzere izin ister ve yola düşer... Yeşiltepe'yi geçince bir de bakar ki Şeyh Osman Efendi'de önünde bir iki kişi ile gidiyor... Onlara kavuşmak için gayret gösterir. Onlar gider, derviş gider kavu­şamaz. Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkına bile varmaz. Bir de bakar ki köyüne gelmiş. Komşuları ellerinde fenerleri camiye gidiyorlar. Sabah namazı vakti sanır. Evine uğrar "ne o teraviye gitmiyor musun?" diye hanımı kendisini uyarır. Derviş şaşkındır. Durumu yeni anlar. Meğer Malatya'dan altı saatlik köyünü yarım saat bile sürmeden gelmiştir. Şehrin dışında önüne düşen şeyhin hayali kendisini zaman dilimini katlayarak ve yolu kısaltarak yarım saatte köyüne getirmiş köyün girişinde de kaybolmuştur. Aradan zaman geçer tekrar şeyhin huzuruna gelir. Bu kez Şeyh Efendi, "Şimdi ne gördün yaşadınsa öyle an­latabilirsin" der.

Hafız'ı Kur'an olan gönüller sultanı Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'ın kerametleri de zahirdir. Bütün kollar için yetki­lidir. Kerametlerini ve menkıbelerini bir kaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir. Bağdat yakınlarında birgün Fırat Nehrinde yıkanıp serinlerken, mana âleminde Pir Abdulkadir Geylani Hazretlerini görür. Pirin omuzunda bir kıl dikelir. Ve Ş. Osman Efendi Hazretleri Pir'e; omuzundaki kılı ima ederek: "Omuzundaki şu kıl olabilsem diye hayranlığını ifade eder ve bağlılığını arzeder. Pir ise," o kadar değil Osman, aramızda pek derece farkı yoktur, birimiz gavsı Azam birimiz kutbul aktabız" der. Şeyh Osman, "Pirim, benim bu dereceye gelmeme de zahiren de hiz­metiniz oldu mu?" sorusuna karşı Pir Abdulkadir Geylani Haz­retleri; "Anana sor bakalım, küçükken beşiğini kim sallardı". Şeyh Osman Efendi anasını durumu sorar. Anası, "Oğlum sen öteki çocuklara benzemezdin, seni göremediğim birileri büyü­türlerdi. Gece uyandığımız zaman beşiğin kendi kendine sal­landığını görürdüm" cevabını verir.

Şeyh Osman Efendi Hazretleri, iki ay gibi kısa bir süre kaldığı halde Yozgat'ta silinmeyen bir iz bırakır, gönülleri fet­heder. 23 Ocak 1944'de dünyasını değişir ve Sarıtopraklık Mezarlığına götürülür. Üzerine yaptırılan yeşil ve şirin türbe her yıl binlerce gönül erlerince ziyaret edilir. Kabri yeniden ya­pılmak üzere üzeri açıldığında kefenini solmadığı şahadet par­mağında da bir damla taze kanın kurumadığı görülür...

Cismi Yozgat’taki türbesinde, ruhaniyeti ve bıraktığı ma­nevi sevgisi gönüllerdedir. Nur içinde yatsın.(GÖNÜL SULTANLARI)

1/2/2007

SİLSİLE RESİMLERİ

Gavsul Azam Seyyit Şeyh Osman Nuri Hazretlerinin  (R.A) Nakşi-Kadiri Yolunun Altın Silsilesidir:

Seyyidina Hz. Muhammed Mustafa (sas)

Seyyidina Hz. Ebubekr Sıddık (ra)

Seyyidina Selman-ı Farisi Hz. (ra)

Seyyidina Ebu Muhammed Kasım Hz. (ra)

Seyyidina İmam Cafer-i Sadık Hz. (ra)

Seyyidina Gavsul Azam Seyyit Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a)

Seyyidina Bayezid Bistami (ks)

Seyyidina Ebu Hasen Harakani Hz. (ks)

Seyyidina Ebu Ali Farmedi Hz. (ks)

Seyyidina Hace Yusuf Hemedani Hz. (ks)i

Seyyidina Abdülhalık Gücdevani Hz. (ks)

Seyyidina Hace Arif-i Rivegeri Hz. (ks)

Seyyidina Hace Mahmud İnciri Fağnevi Hz. (ks)

Seyyidina Hace Ali Ramiteni Hz. (ks)

Seyyidina Muhammed Baba Semmasi Hz. (ks)

Seyyidina Seyyid Emir Külal Hz. (ks)

Seyyidina Şah-ı Nakşibend Hz. (ks)

Seyyidina Alaeddin Attar Hz. (ks)

Seyyidina Yakub-i Çerhi Hz. (ks)

Seyyidina Ubeydullah Ahrar Hz. (ks)

Seyyidina Mevlana Muhammed Zahid Hz. (ks)

Seyyidina Mevlana Derviş Muhammed Hz. (ks)

Seyyidina Hace Muhammed Emkeneki Hz. (ks)

Seyyidina Muhammed Baki Billah Hz. (ks)

Seyyidina İmam-ı Rabbani Hz. (ks)

Seyyidina Muhammed Ma’sum Hz. (ks)

Seyyidina Mevlana Muhammed Seyfeddin Faruki Hz. (ks)

Seyyidina Seyyid Nur Muhammed Bedauni Hz. (ks)

Seyyidina Mirza Mazhar Can-ı Canan Hz. (ks)

Seyyidina Abdullah-ı Dıhlevi Hz. (ks)

Seyyidina Mevlana Halid-i Bağdadi Hz. (ks

Seyyidina Seyyit Osman Siraceddin Tavili (ks)

Seyyidina Seyyit Muhammet Bahauddin (ks)

Seyyidina Seyyit Ömer Ziyauddin Tavili (ks)

Seyyidina Seyyit Muhammet Necmeddin (ks)

Seyyidina Gavsul Azam Seyyit Osman Nuri Bağdadi (ra)

Seyyidina Şeyh  Ali (k.s)

1/2/2007

ALİM ALİM GÜL ALİM İLAHİSİ



DERVİŞLERİN SENİ ÖZLER
 SALINARAK GEZİNDİĞİN
HAKKI BİZE SEVDİRDİĞİN.
AŞKIN İLE YANDIRDIĞIN,
YASLI GÖNÜL SENİ ÖZLER.

SABAHLADIĞIN GECELER,
ZİKREYLEDİĞİN GECELER.
YARIP GEÇTİĞİN CEPHELER,
ŞEHİTLER SENİ ÇOK ÖZLER.

HAKTAN ALIP HALKA VEREN,
FERHAT GİBİ DAĞLAR DELEN.
BAHÇENDEKİ YEDİ VEREN,
KIRMIZI GÜL YOLUN GÖZLER.

TARİHE GEÇMİŞSİN PAŞAM ,
GÜCÜM YETMEZ Kİ YAKLAŞAM.
ANADOLU BUHARA ŞAM ,
ŞEYH ALİM YOLUN GÖZLER.

KOPUNCA KIZIL KIYAMET,
CANLAR ALLAHA EMANET.
GETİRİP TOPLU ŞEHADET,
GİDENLER YOLUNU GÖZLER.

İSTİKLAL HARBİ GAZİSİ,
O NURLA DOLU MAZİSİ.
DEVRİŞLERİN ŞEYH NURİSİ,
ŞEYH ALİM YOLUNU GÖZLER.

SEVENLERİN KALMAZ NAÇAR,
HİMMETİNLE GÜLLER AÇAR.
SENİ SEVEN CANDAN GEÇER,
DEVRİŞLER YOLUNU GÖZLER

İMAM ALİNİN TORUNU ,
RESUL UZATMIŞ KOLUNU.
MEVLADAN ALMIŞ NURUNU,
EHLİ BEYT YOLUNU GÖZLER.

HEDEFİNİ BULUR OKUN,
GÖNÜLLERE SİNER KOKUN.
KAVUŞAMAMIZ ELBET YAKIN,
AŞIKLAR YOLUN GÖZLER.
 

ALİM ALİM
MENDİLİMİN YEŞİLİ,
KAYBETMİŞİM EŞİMİ.
BEN YARİMDEN AYRILDIM,
SİL GÖZÜMÜN YAŞINI.

TAŞA VERDİM YANIMI,
TOPRAK EMDİ KANIMI.
AZRAİL SEN BEKLEME,
CANAN ALDI CANIMI.

BÜLBÜLEM DAL GEZEREM,
AŞIĞAM DAĞ GEZEREM.
AYIRDI ZALIM FELEK,
SÖYLER AĞLAR GEZEREM.

ALİM ALİM GÜL ALİM,
GÜLLERİN GÜLÜ ALİM.
GÜLÜN ÖMRÜ AZ OLUR,
BEN SANA GURBAN ALİM.
GÜLÜN ÖMRÜ AZ OLUR,
BEN SANA GURBAN ALİM.....
 

 BAĞIŞLA SULTANIM  

 Ameli imanı yoldaşım eyle,
 Son nefeste beni şeytana verme,
 Günahım çok diye kaydımı silme

 Bağışla sultanım affına geldim,

Şeytana uyup ta nefsim-i güttüm,
Gösterdiğin yolun tersine gittim,
Varlığımı sana emanet ettim,
Bağışla sultanım affına geldim,

Kıymetli bedenim yerde kalacak ,
Taş yastığım toprak döşek olacak,
Münker nekir bize soru soracak,
Bağışla sultanım affına geldim, 

 

BİR GÜN OLUR AĞAM GELİR

Bir gün olur ağam gelir,
Örüşküye bayram gelir.
dost sevgisi bir başkadır,
bunu ancak yanan bilir.

Aylar yıllar geldi geçti,
yandı yürek hasret biçti.
sensiz ömür bilki hiçtir,
bunu ancak tadan bilir.

Dirimizde ölümüzde,
Pir daima önümüzde.
yaşıyor hep gönlümüzde,
bunu ancak tadan bilir.
bunu ancak yanan bilir.

Bu göz değil gönül gördü,
Pirim gönle aşkı gömdü.
günahlar rahmete döndü,
bunu ancak tadan bilir .
bunu ancak yanan bilir.

bu ayrılıkta geçermi böyle,
bilmem biz severizde o şeyhi.
acep o şeyhde bizi severmi böyle,
bilmemm bu tecellimi kadermi böyle.
yarab bizi dur eyleme evladı aliden,
biz onların bendesiyiz severiz.
taki galu beriden.

gören gözler ufka dalmış,
hak nurundan ilham almış.
gönüllerde bir aşk kalmış,
bunu ancak tadan bilir.
bunu ancak yanan bilir


o gitmedi yanımızdan,
yıllar yılı yanımızda.
canımızda kanımızda,
bunu ancak tadan bilir
bunu ancak yanan bilir.

ufka vurmuş pirin rengi,
gelmemiş cihana dengi.
O dur aşkların mehengi,
bunu ancak tadan bilir.
bunu ancak yanan bilir.

andığın an çıkar gelir,
gönül onunla şenlenir.
kalbin allah der nurlanır.
bunu ancak tadan bilir,
bunu ancak yanan bilir.

koyma gönlüne riyayı,
çıkarıp atın dünyayı.
kalpte arayın allahı,
bunu ancak yanan bilir.
bunu ancak tadan bilir.

nasıl geçmiş otuz beş yıl,
uyan şu gafletten ayıl.
yoklama var sende sayıl,
bunu ancak tadan bilir.
bunu ancak yanan bilir.

 

 "" BAKMAZ""       

Kurudu göz pınarlarım

Sensiz bir damla yaş akmaz

Seni gören gözler şeyhim

Asla başkasına bakmaz
 

Gönlümden yeşeren domur

Senden başkasına açmaz

Gül kokuyu senden almış

Başka kokuları saçmaz 

NE FAYDA

Aklım vardır diye söyler tabibler
Lokman Hekim gibi bilgin olsa ne fayda
Son nefeste söylemezse bu diller
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Ne kadar alim olsa baban, kardeşin
İman olmazsa ise senin yoldaşın
Hakk yoluna koymaz isen sen başın
Dert kitabı yutmuş olsan ne fayda

Malım var diye benlik edersin
Ecel şerbetini elbet sen de içersin
Başın açık, yalın ayak bir gün göçersin
Cevahirden tacın olsa ne fayda

O nazik bedenin toprağa girince
Münker, Nekir gelip sual sorunca
Sense cevabını vermeyince
Altın gümüş türben olsa ne fayda

Gel zikr eyle çıkma tevhid yolundan
Allahın ismin bırakma dilinden
Kim kurtulmuş Azrailin elinden
Bütün dünya senin olsa ne fayda

 

SEVMEYİNCE BİLİNMEZ

DERVİŞ OLMAK ZORDUR ZOR
SENİ NEFSİN YOLDAN KOR
İNANMAZSAN DOSTA SOR
DERVİŞ OLMAK ZORDUR ZOR

İSTEK OLMAZ DERVİŞTE
BOYUN BÜKER HER İŞTE
BEKLETİRLER EŞİKTE
HAKKI BULMAK ZORDUR ZOR

OLMAZ DERVİŞİN EMELİ
TERBİYEDİR TEMELİ
DERVİŞ BUNU BİLMELİ
DERVİŞ OLMAK ZORDUR ZOR

VARSA EĞER KADERDE
AÇILIR SANA PERDE
DÜŞERSİN BİNBİR DERDE
AŞIK OLMAK ZORDUR ZOR

GECE GÜNDÜZ UYKUSUZ
HİÇ KALDINMI SEN SUSUZ
YOL VERMEZLER ÇABASIZ
BUNU BİLMEK ZORDUR ZOR

SEVMEYİNCE BİLİNMEZ
HAK SIRRINA ERİLMEZ
KADERDEDİR GÖRÜLMEZ
DOSTU BULMAK ZORDUR ZOR
 
 

NASIL METHEDEYİM SULTANIM SENİ

Yozgat dağlarını matem bürümüş
Şeyh Osman Efendi Hakk'a yürümüş
Ali Osman cihanda bir gül imiş
Nasıl methedeyim sultanım seni

Sırma saçların mor, kaşların yaydır
Dişlerin bir inci cemalin aydır
Hak dostları ölmez aşıklar haydır
Nasıl methedeyim sultanım seni

Halifen namını dünyaya saldı
Adını zikreden rahmete daldı
Bize yadigar bir ehl-i beyt kaldı
Nasıl methedeyim sultanım seni

Sırlar aleminde bir sırsın paşam
Yıldızı omuzda taşırsın paşam
Seni söyler Bağdat, Buhara ve Şam
Nasıl methedeyim sultanım seni

1/2/2007

ÖRÜŞKÜ'YE GİDİYORUM İLAHİSİ

                                    

Aldım elime başımı
Efendime gidiyorum
Akıtarak gözyaşımı
Örüşkü ye gidiyorum


Ağlıyorum yana yana
Bu can kurban olsun sana

düştüm ben senin sevdana
Alim sana geliyorum

Hasretlik yaktı bağrımı
İlaç dindirmez ağrımı
Ele duyurup çağrımı
Alim sana geliyorum

İtikat etmişim sana

Tahammülüm yok zamana
aldırmam dağa dumana
Alim sana geliyorum 


Dışım soğuk, içim volkan
Görüşmeye var mı imkan
Belalara olur kalkan
Alim sana geliyorum

Sular gelmiyor kurnama
Hasretlik tüttü burnuma
Taşlar bağlayıp karnıma
Alim sana geliyorum 

Benlik putunu yıkmadan
Basamak bile çıkmadan
Rezil halime bakmadan
ALİM SANA GELİYORUM.

 

 

 

 

SOR
38 sene nasıl mı geçti?
Sor yüreği yanan yanan dervişe
Hasretlik ciğeri nasıl mı deldi?

Sor özlemi çeken çeken dervişe

Şeyhi ile nasıl günü mü geçti?
Sor yaşayan onu onu dervişe
Aşk ile sohbet ile nasıl mı pişti?
Sor onu da pişen pişen dervişe

Lataifeler nasıl nasıl mı doldu?
Sor onu da nakşi zikri çeken dervişe
Rüya da şeyhini nasıl mı gördü?
Sor onu da gece kalkan dervişe

 

                      "CANDAN İÇERDEN"

                       Gafil gafil bakmaz gayri diyara

                       Sultanı incitip dönmez ağyara

                       Cananın uğrunda kıyarsa cana

                       Elbette ki bilir candan içerde
                     

                       Dostun hayalidir onu yaşatan

                       Onun nazarıdır arşı kuşatan

                       Aramaz dermanı gayri yerlerden

                       Dermanı ondadır ondan içerde

              

                       Nerede ne varsa onun gözünde

                       İsmi azamıyla onun gönlünde

                       Zikir halkasıyla her dem dilinde

                       Dışarda arma sultan sultan içerden

 

                       Gaflet ile geçti günlerim yazık

                       Ayık olup uyan var iken vakit

                       Öldürdün gönlünü durmadın sakin

                       Seni yolda koyan şeytan içerden...

 

 

Taştı Rahmet Deryası
Taştı rahmet deryası
Gark oldu cümle asi,
Dört kitabın manası:
La ilahe illallah.

Budur manasının hası
Siler kalbinden pası
İsm-i a’zam duası
La ilahe illallah.

Gönül burcundan doğar,
Aleme rahmet yağar
Hakk’ın birliği öğer
La ilahe illallah.

Kitaplarda yazılıdır,
Gönüllerde gizlidir.
Söylenecek söz budur;
La ilahe illallah.

Cennetten çıktı Adem,
Dünyaya bastı kadem,
Bunu der idi müdam:
La ilahe illlallah.

Erenlerin burağı,
Yakın eder ırağı,
Arşın kürsün direği
La ilahe illallah.

Gönüllere yol eyler.
Dağı taşı kül eyler,
Sultanları kul eyler,
La ilahe illallah.

Yunus da bunu dedi,
Yanar yürek aşk oldu.
Mevla’nın güzel adı
La ilahe illallah.

1/2/2007

SULTANIMIN DERVİŞLERİ İLAHİSİ

PİRİM ALİ gibi pirler bulunmaz.

Gece dervişlere ederler ferman
Çaresiz dertlere o bulur derman
Alimi görünce kaçıyor şeytan
PİRİM ALİ gibi pirler bulunmaz.

Kadiri tarikattır her yerde şaduman
sizinle biz gördük hakiki iman
Pirimin elindedir büyük bir ferman
PİRİM ALİ gibi sultan bulunmaz.

Dervişi bağında aşk ile çoşuyor
çoşan derviş ALİSİ ne koşuyor
bülbül gülün aşkı ile yaşıyor
PİRİM ALİ gibi pirler bulunmaz.

çok büyüktür PİR ALİMİNdir şanı
ondan bize kaldı çok büyük anı
Çaresiz dertlere buldu dermanı
Şeyhim Ali gibi sultan bulunmaz.


Her yerde çekerler büyük sancağı
Muhammed Mustafa’dır onların gönül durağı
Himmeten bilmezler yakın ırağı
PİRim Ali gibi lokman bulunmaz

 

 

                                 

 

                                 

 

AĞAM SEN GİTTİĞİN ZAMAN

Güller hasretinle dursun 
Mis kokunda herkes yoksun 
Bülbüller bağında suskun 
Ağam sen gittiğin zaman. 

 Lal olmuş konuşan diller 
 Bükülmüş o dimdik beller 
Gelmiş akın akın eller 
Ağam sen gittiğin zaman. 

Gözlerde yaşlar süzülür 
 Kimi görsem hep üzülür
 Melekler arşda düzülür     
 Ağam sen gittiğin zaman 

 

 

SULTANIMIN DERVİŞLERİ .

Seher vakti uyku tutmaz 
Beli büker yerden kalkmaz 
Elinde tesbihi düşmez 
Sultanımın dervişleri.

Kalbinde kin nefret tutmaz 
 Yan gözle birine bakmaz 
Ağyarla oturup kalkmaz 
Sultanımın dervişleri. 

Hiç bir kimseyi kınamaz 
 Dost bildiğini sınamaz
 Hak çizgisinden çıkamaz
Sultanımın dervişleri. 

 Derviş deyip geçinemez 
 Kahkahayla sevinemez
 Bir lokma haramı yemez
Sultanımın dervişleri.
 

 

 

 

 

 

 

"EY SULTANIM"

Derin olur dervişinin yarası 
 Durmaz kanar ciğerinin arası 
Lokman Hekim gelse çare bulamaz 
Sensin ey sultanım derdi devası. 

 Duman tüter dervişinin ciğeri 
 Bilinmedi sultanımın değeri 
 Boynumu vursalar gitmem kapından 
Sensin ey sultanım gönlümün eri
 

 

NE DERVİŞ NE DE PİRİM

Ne derviş, ne de pirim
Ne vezir, Ne emirim
Kapısında kıtmirim
Billahi Muhammed'in
Nur-i çeşmim Ahmed'in

Onun kıtmiri oldum
Devleti O'nda buldum
Hakk didarını gördüm
Vechinde Muhammed'in
Nur-i çeşmim Ahmed'in

 

Kıtmiri olmak bence
Şahlıktan daha yüce
Beklerim gündüz gece
Yolunu Muhammed'in
Nur-i çeşmim Ahmed'in

Bassın geçsin üstüme
Can fedadır dostuma
Berat verdi destime
Kuluyum Muhmmed'in

Nur-i çeşmim Ahmed'in 

 

Baksa bir kez yüzüme
Nur dolandı özüme
Sürme çektim gözüme
Tozunu Muhammed'in
Nur-i çeşmim Ahmed'in

Layık mı böyle demek,
Kıtmir olup beklemek
Cebrail gibi melek
Emrinde Muhammedin
Nur-i çeşmim Ahmed'in

 

Cebrail kanat serdi
Bassın diye yol verdi
Gök ehli selam durdu
Önünde Muhammed'in
Nur-i çeşmim Ahmed'in

Arş-ı Rahman müştehir
Kademiyle müftehir
Aşki lütfa müntazır
Ümmeti Muhammedin
Nur-i çeşmim Ahmed'in

SULTANIMA GİDELİM

Gidelim yar gidelim
Sultanıma gidelim
Eğer himmet eylerse
Eşiğinde ölelim

 

Yoktur benim hünerim
Şeyh Ali'mi severim
Eğer himmet eylerse
Allah deyip dönelim

 

Ali, Osman Hak dostu
Onu gören can dostu
Örüşkü'de var postu
Varıp onu öpelim

 

Türbesine bakarım
Bakar bakar ağlarım
Viran oldu bağlarım
Şeyh Ali'me gidelim

 

Deşik deşik ciğerim
Diyar diyar gezerim
Ben Ali'msiz neylerim
Sultanıma gidelim

 

Hak yoluna kurbanım
Medet desem yanarım
Ben Ali'me hayranım
Allah deyip dönelim

 

Dönelim yar dönmelim
Aslımıza dönelim
Ali, Osman şahımız
Eşiğinde ölelim

**

Paşam yatar gurbette
Kusur etmem hürmette
Şanı büyük elbette
Gel Paşa'ma gidelim

 

Semadan nur iniyor
Dervişler meşk ediyor
Allah diyen eriyor
Gel Paşa'ma gidelim

 

Nurunun hoş narında
Derviş pişer harında
Sabah, akşam, yarın da
Gel Paşa'ma gidelim

 

Doyulur mu Ali'me
Adı güzel velime
Kurban olam beytine
Gel Paşa'ma gidelim

 

Aşalım yar aşalım
Engelleri aşalım
Allah yolu güzeldir
Allah deyip coşalım

 

Paşa'm gitmiş Yozgat'a
Canlar düşmüş firkata
Bizi kimler avuta
Gel Paşa'ma gidelim

 

Dönelim yar dönmelim
Aslımıza dönelim
Ali, Osman şahımız
Eşiğinde ölelim

 

 

HİMMET EYLE

 Türben ile camin karşı karşıya
Yıllar önce kokun sinmiş çarşıya
Kokunu alanlar gelmiş aşıya
Himmet eyle paşam unutma bizi

 

Gittiğin kahvede resmin duruyor
Adını duyanlar selam duruyor
Yürekler tutuşmuş sanki yanıyor
Himmet eyle paşam unutma bizi

 

Türbenin yanında misafirhane
Gören hayran kalır sanki kaşane
Maksat sensin, gerisi bahane
Himmet eyle paşam unutma bizi

 

Doğu cephesinde neler çekmişsin
Ay-yıldız bayrağı göğe dikmişsin
 Arap Osman diye çok nam salmışsın
Himmet eyle paşam unutma bizi

 

Elli üç yıl oldu sana hasretiz
Geleceksin diye olun gözleriz
Örüşkü'yle Yozgat tek tesellimiz
Himmet eyle paşam unutma bizi

 Şeyh Ali sevdirdi seni bizlere
Kurban olam seni gören gözlere
Ne gerek var Hak'tan gayri sözlere
Himmet eyle paşam unutma bizi

"ŞÜKÜR SANA RESÜL ALLAH"
Duamızı   kabul  ettin

Zor durumda yardım ettin

Şeyh Ali'me derviş ettin

Şükür sana resül Allah

 

Gösterdin kendi yolunu

Seviyorsun biz kulunu

Öğrettin yanlış doğruyu

Şükür sana resül Allah

 

Nice engelleri geçtik

Sonunda murada erdik

Bu candan çok Ali'mi sevdik

Şükür sana resül Allah

İletişim

ali-osman-ali@hotmail.com

Bu sayfada dakika saniye misafirimiz oldunuz .....Copyright © 2007 Tümhakları saklıdır. Site Hakları ve Sorumluluğu Akcadaghaber.com'a Aittir.
Duyurular
Örüşkü İlahi Grubu'nun 2009 yılı kaset ve CD'leri çıkmıştır.Temin Yeri Akçadağ Aşağı Örüşkü Köyü
Kısa bir süre içerisinde Osman Nuri Bağdadi Ölmeztoprak(K.S) ve Ali Kara(K.S) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden kesitlere sitede yer verilecektir.4 Ekim 2009 tarihinde Yozgat'ta Şeyh Osman Efendi anılmıştır.
3 Mayıs 2009 tarihinde Aşağı Örükçü köyünde Şeyh Ali Kara Efendi anılmıştır.

Ziyaretçi Defterini Oku Ziyaretçi Defterine Yaz