GELEN MESAJLAR - BÜYÜK MÜRŞİD-İ KAMİL ALİ KARA{K.S} EFENDİ HAZRETLERİ - Blogcu
Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

20/1/2006

GELEN MESAJLAR

 

Bu bölümde sitemizde yayımlanmasını istediğiniz.

  • Şiirleriniz.
  • İlahileriniz.
  • Dini Resimler.
  • Düşünceleriniz.
  • Yayımlanmasını istediğiniz dosyalarınız için 
  •  İletişim bölümünden yazışmayı seçiniz.Veya Ziyaretçi Defterine not bırakınız....

29/1/2005

SİZLERDEN GELENLER

Şeyh Ali Kara hazretlerinin şu sözlerini ilave edelim; “Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir.”

 

 

 

Şeyh Ali Kara hazretleri, bir gün bir yere gidiyordu ki, o zaman bende cift sürüyordum. Mübarek selam verdi ve biraz yanımda durdu. Allahu Teala hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlattı. “Oğul” dedi, “Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider.” diye buyurdu ve arkasından; “Şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır.” diye buyurdu

21/1/2005

SİZLERDEN GELENLER

ŞEYH HACI ALİ KARA (AŞAĞI ÖRÜKÇÜLÜ ALİ EFENDİ)

Şeyh Hacı Ali Efendi, Akçadağ'ın Aşağı Örükçü Köyün­de 1900 yılında dünyaya gelir. 29 Nisan 1971'de de yine aynı köyde vefat eder. Defnedildiği köyünün mezarlığında üzerine görkemli bir de türbe yapılır.

Babası Aliseydi Efendi, anası Fatıma Hatun olup; ailesi tümüyle çevresinde ibadetli, ihlâslı, güven duyulan saygın bir aile olarak tanınır.

Ali Efendi, daha küçük yaşlarda iken iyi ahlakı, davra­nışları, sevecenliği ve dini bilgilere olan aşinalığı ile dikkatleri çeker. Çevresindeki hocalardan ders alır ve zahiri ilimlerde ken­disini yetiştirir.

Askerliğini Malatya şehir merkezinde yaparken, zamanın gavsı, Mürşidi Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak ile karşılaşır. Kendisini bekleyen asıl manevi hayatı ve ilerleyeceği geniş ufuklar bu karşılaşmadan sonra başlar. Bu büyük mürşidin manevi tasarrufu, cehd ve gayreti ile tasavvuf âleminin engin ufukları kendisine safha safha açılır ve büyük makamlara ulaşır.

Binbaşı rütbeli Eşeyyid Osman Nuri Ölmeztoprak "Şeyh Osman Efendi" subay elbiseli olduğu halde birgün Malatya Yeni Camii'nde Kur'an okur. Ali Efendi genç bir askerdir ve bu Kur'an okumanın öylesine etkisinde kalır ki, kendi kendisine, bir daha aynı kişinin Kur'an okumasını dinlemek nasibini tattığında ce­bindeki bütün harçlığını tasadduk edeceğine söz verir. Arzusuna kavuşur ve harçlığının tamamını dağıtır.

Etkili sesiyle Kur'an okuyan zat, Binbaşı Şeyh Osman Efendi'dir. Seyyid Neslindendir, Bağdat doğumludur ve kendi ifadeleriyle Türkiye'ye Ali Efendi'yi irşat için manevi olarak görevlendirilmek suretiyle gönderilmiştir.

Ali Efendi, Esseyyid Şeyh Osman Efendi'ye intisap eder. Bu bir yerde Şems ile Mevlana'nın buluşması, bir kıvılcımın bir meşaleyi tutuşturması gibidir. Şeyh Osman Efendi gösterdiği olağanüstü halleri ve keşfi zahiri ile dikkatleri üzerine çeker ve

en büyük eseri olarak, Şeyh Ali gibi bir halifeyi yetiştirmiş olur.

Her talip, hele hele halife namzedi her mürid, üstadı olan mürşidine sonsuz bir saygı ve teslimiyet ile bağlanır. Ali Efendi'nin ise bir başkadır üstadına bağlılığı... Örnek edebi, teslimi­yeti ve hizmeti... Ali Efendi, şeyhini ziyaret etmeye niyet etti­ğinde üç gün önceden birşey yemez ve içmez, bedenen ve ruhen kendisini ziyaret edeceği efendisinin huzuruna hazırlar.

Olaya tanık bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Ali Efendi ile birlikte Şeyh Osman Efendi'yi ziyaret etmek üzere köyden ayrılırken, hanımı "Hatice Ana elime bir bohça verdi ve; (içinde yiyecek var, Ali Efendi şeyhe gideceğim diye üç gündür hiçbir şey yemedi, içmedi. Ola ki yolda takatsiz kalır, gidemez, sen bu yiyeceklerden yedirmeye çalış) tembihinde bulundu. Öğle vakti Sultansuyu'nun kıyısına kavuştuk. Yemek ve namaz için mola verdik. Ben bohçayı açıp "hele gel bir beşler yiyelim efendim" dedim. Karnının tok olduğunu söyleyerek gelmedi. Ben ısrar edince: "Biz kimin ziyaretine gidiyoruz, ne için gidiyoruz, mi­demizde dünya nimetleriyle mi huzura çıkalım?" dedi ve namaza durdu..."

Şeyhinin huzurunda oturması da bir başkadır Ali Efendi'nin. Bunu da yakından izleyen bir arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Osman Efendi dervişleriyle sohbet ediyordu. Herkes boynunu eğmiş dinliyor, kimileri anlıyor, kimileri de anlamaya çalışıyordu. Ali Efendi de aramamızda bulunuyordu. Diz çök­müş ve öyle bir tefekküre dalmıştı ki, ölü mü, diri mi, belli de­ğildi. Yüzüne konan bir karasinek burnunun üzerine geldi ve orada kanını emmeye başladı. Yanında bulunuyordum sinek bir damla kan çıkardı.. Benim içimden bu sineği kovalamak geldi. Ali Efendi ise, şeyhin huzurunda edebe aykırı olur diye elini kaldırıp sineği bile kovalamak istemedi ve hiç kıpırdamadı... Sanki mürşidinden manevi bir akım alıyordu ve kıpırdadığında bu akım kesilecekti..."

         Aynı derviş: "Ben de Ali Efendi'nin huzurunda otururken aynı edebi göstereceğim diye geçirdim. Ve Ali Efendi'nin huzu­runda otururken bana da bir sinek gelip burnumun ucuna kondu. Sanki eline sivri bir çivi almış burnumu oyuyordu, çok sabrettim dayanamadım ve sineğe öyle bir çarptım ki, Şeyh Ali Efendi bana bakıp tebessüm etti (Sinekler de çok acıtıyorlar değil mi?) dedi.

Mürşidine böylesine edep ve teslimiyet ile bağlanan Ali Efendi, onun tasarruf ve irşadı ile kemale erip irşada mezun olduktan sonra bile kendisini ortaya koymamış, Şeyh Osman Efendi dünyasını zahiren değiştikten sonra bile, hep Şeyhini göstermiş "Biz Ancak Şeyh Osman’ın bir teşbih memuruyuz" demiştir.

Bir dervişi buna ilişkin bir halini şöyle anlatır: "Bir gece rüyamda Ş. Ali Efendimiz, bana bir bardak çay ikram etti. İçeri­sini şekerle doldurduğu çay bardağını içmem için sunarken gözlerime baktı... Uyandım ve ilahi yazmaya başladım. Kısa zamanda defterler doldurdum. Şeyh Efendimin yanına geldi­ğimde bana, (Şeyh Osman çok büyük bir şeyhti, bazı dervişle­rini de ilahi yazdırarak irşad ederdi) dedi. Gece rüyada sunduğu badeyi bile Şeyhine maletmiş, 'El kendinin, himmet onundur' demek istemişti".

Mürşidi Şeyh Osman Efendi de: "Biz Ali için Bağdat'tan geldik... Ali'ye gitmeyen bize gelmesin. Ali bizim halifemizdir. Yükseldiği makamlara hak ederek ulaştı" buyurur ve Ali Efendi'yi irşada mezun eder.

Ali Efendi'nin yetiştiği ve yaşadığı çevre bir bakıma orta çağ devri yaşamaktadır. İlkellik, cehalet ve adam öldürmeye kadar varan olaylara sık sık rastlanmaktadır. Dini bilgiler yeter­siz, ibadetleri ise bilinçsiz ve şeklen yapılmaktadır. Ş. Ali Efen­di, büyük bir irade eğitimi, ibadet, riyazet, teslimiyet ve him­metle şeyhinden almaya hak kazandığı hilafet görevini işte böyle bir ortamda yerine getirme gayreti gösterir. Elli yıla yakın süren dervişlik ve şeyhlik hayatında İslami örnek ahlakıyla binlerce insana imanı ve ahlakı yaşatmaya çalışır. Çevresindeki kurt ile kuzu birlikte yaşar hale gelir. Adam öldürmeler, hırsız­lıklar, ağaç ve harman yakmalar ortadan kalkar. Çevrede ve müridleri arasında İslam'ın da, devletin de, toplumun da arzula­dığı bir uygarca yaşama ortamı kurulur. Huzuruna gelenler, sohbetinde bulunanlar büyük çoğunlukla ve manevi bir etki ile bütün kötü huylarını terk ederler. Bilinçli ibadet, devlete ve mil­lete hizmet, Allah rızası için sevmek ve sevilmek devri başlar...  

           Her köye okul açılmasında öncülük eder, iki kızına tahsil yaptırır, öğretmenlere büyük ilgi ve sevgi gösterir. Bazıların elektrik şeytan işidir, günahtır dediği bir dönemde jeneratörle evine cereyan temin eder, radyo aldırır, telefon çektirir, köye ilk traktörü sokturur... Hep yenilikten yanadır. Gelişen hayat tarzına ve teknolojiye uyunuz "Allah'a zaman şartları içinde gidiniz" der.

Bir vatandaş olarak devlete ve kanunlara son derece say­gılıdır. Hac farizasını yerine getirip yurda dönüşünde sınır ka­pısından içeri girmeden başındaki sarık ve terliği çıkarır şap­kasını giyer. Tepki göstermek isteyenlere de, "Benim Devletimin kanunları, şapka giymeyi gerektiriyor. Kaldı ki sarıkta, terlikte, şapka da pamuktan... Kisvet önemli değil, bunda bir beis yoktur" der.

Şeyh Ali Efendi'nin söz, sohbet ve örnek ahlakı halka halka yayılıp Rusya'da Batum'a ve Suudi Arabistan'a kadar uzar... Ziyaretine gelirler ve istifade etmiş olarak ayrılırlar. Ge­nelde Kadiri Yolu'nun şeyhi olarak bilinir. Oysaki belli olan 12 kolun dokuzu için yetkilidir ve bizzat kendisi Nakşî çalışır. Rufai Kolunun bir nişanesi olarak dervişleri zaman zaman ateş alıp şiş vururlarsa da Ali Efendi bu gibi burhanlara itibar edil­memesini, iman ve ahlaka önem verilmesini öğütler.

Çevrede oldukça güçlü ve saygın bir müftü, ateş alma ve şiş vurma olayını soruşturmak için bizzat görevlendirilir. Müftü, Ali Efendi'nin bir grup dervişi ile resmi görevli olarak Şeyhin huzuruna gelir. Yolda dervişlere: "Şeyhinize bazı sorular soracağım, siz gücenmeyin" der ve gelirler. Bir saatten fazla otururlar. Ali Efendi, hep konuşur ve sohbet eder, müftüye ger­çek kerametin iman ve ahlak şuurunu aşılamak ve yaşatmak olduğunu vurgular, müftüye ayrıca manevi iltifatta bulunur. Müftü Efendi ise, huzurda sadece oturur ve dinleme durumunda kalır, hiçbir şey söylemez ve sormaz. Şeyhin huzurundan ayrıl­dıktan sonra, birlikte geldikleri dervişler Müftü Efendi'ye, "Hani sen şeyhe sorular soracaktın, oysaki hiç sesin çıkmadı, hep sus­tun" diye sorarlar. Müftü Efendi gayet sakin ve mest olmuş bir halde, "Ben soracaklarımın hepsini gönül dili ile sordum, ken­dileri de sohbetleri içerisinde hal diliyle cevapladılar. Okuduğum kadarıyla bir evliyada bulunması gereken hallerin hepsi şeyhi­nizde mevcut. Haza Evliya, helal olsun size" der...

          Günün birinde bir Çingene gelir ve intisap etmek ister Çingeneye ders tarif eder. Seri bilgileri anlatır, ibadeti talim et­tirir. Çingene zaman içinde İslam'ın vecibelerini yerine getirir ve sadık bir derviş olur. Çingenenin bu durumunu yadırgayan bazı çevreler, şeyh için: "Ali Efendi'nin şeyhliğine diyeceğimiz yoktur amma, çingeneye de ders verip tarikatı ayağa düşürdü" diye dedikodu etmeleri üzerine Şeyh Ali Efendi, "Değil Çingeneye tüm canlılara, hayvana bile hürmet edeceksiniz, Allah'ı zikret­meye davet edeceksiniz" cevabını verir.

Elbette her kemalin bir zevali vardır. Ve her nefis ölümü tadacaktır. Şeyh Ali Efendi de yetmiş yaşını geçmiştir. Elli yı­lını tasavvufun içinde İslam ve ahlak yolunda harcamış, nice dil bilmez edep-erkân anlamaz insanların olgunluğa ermesinde nefes tüketmiştir. Bir gece vakti terasa çıkıp mehtabın ışığında ellerini dua için kaldırarak: "Allah'ım yeter" artık dediği duyu­lur. Bu dilekten üç gün sonra Malatya'ya gelir. Üç gün sürüyle tanıdığı eş-dost ve dervişlerini tek tek ziyaret eder, vedalaşır. Kimin bir bardak çayını kahvesini içmişse helalleşir. Son gün mezarlığa uğrar, yanındakilere: "Şeyhler de ölürlerse mezarları mermerden olmalı" der. Köyüne, Aşağı Örükçü'ye döner ve iki gün sonra 29 Nisan 1971 perşembe günü sabah namazını kılar, Kur'an okur, Delaili Hayrat dersini okurken ruhunu Allah'a tes­lim eder. Cenazesine binlerce gönül dostu katılır ve kabrinin üzerine bir türbe yapılır. Her 29 Nisan yıldönümünde adına okutulan Mevlit için binlerce insan büyük bir huzurla dergâhına toplanırlar. Bu büyük gönül dostunu anarlar, birbirleriyle tanışırlar.

Menkıbeleri ciltleri dolduracak kadar çoktur, burada an­latılması mümkün değildir. Geride bıraktığı sevgiye dayanan iman ışığı ve ahlaki izleri başlı başına bir keramettir. Türbesi her yöreden ve her kesimden gelen insanlar için bir teselli, bir huzur kaynağıdır.

Sağlığında dervişi olan bir köy bekçisi, işler bir yolun sakin bir saatinde elinde mavzeri ile giderken Ali Efendi'yi ha­tırlar, üzerine methiye söyler ve cezbe haline (İlahi sarhoşluk) girer. Yola uzanıp çırpınır, elinden tüfeği düşer. Neden sonra kalkıp gider. Tüfeğini orada unutur. Bu hali geçtikten sonra iki gün geçer, ancak tüfeği yoktur. Ali Efendi bekçiye haber gönde­rir: "İki gündür bize tüfek bekçiliği yaptırıyor, gidip tüfeğini yolda yuvarlandığı yerden alsın" der. İnsan ve arabaların geçtiği

yolun ortasındaki tüfeğe iki gündür hiç birşey olmamıştır... Bekçi gidip tüfeğini bıraktığı yerden alır.

Bir yatsı sonu yatma zamanıdır. Şeyh Ali Efendi, yatağı­nın pencere önündeki sedirin üzerine değil de dibine yapılmasını ister. Hanımı ise sedirde kendisine özel bir yatak açar. Şeyh'in aşağı yanıma gel" derse de sonunu göremeyen hanımı yatağına girer... Biraz sonra pencerenin önündeki dut ağacından iki el silah sıkılır, camlar kırılır ve av tüfeğinin saçmaları yatağa sap­lanır. Hanımı kendisini Şeyhin yanma atar. Şeyh, "Ben sana de­medim miydi yanıma gel diye" şeklinde takılır. Olay köyde çabuk duyulur ve şeyhi vurmak isteyen kişi tespit edilir. İntikam almak isteyen bir grup sabahleyin dergâha gelerek Şeyh'ten izin almak ister. Bir de bakarlar ki öldürmek istedikleri kişi, Şeyh'in odasında, hem de Şeyh'ten yukarıda sedirde oturuyor... Şeyh, eliyle adama üzüm ikram ediyor... Şaşıran müridleri "Hiç değil­se beddua etsen ya" diye içlerinden alıp verirler. Şeyh Ali Efendi: "Bizim görevimiz beddua değil, dua edip ıslah olmasına çalış­maktır" der. Şeyhin bu niyeti ve davranışı karşısında akşam evi kurşunlayan adam tövbe eder ve zararsız bir komşu olur.

Aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmiştir. Kendisini halen rabıta eden bir dervişi muayene olmak için Hacettepe Hastanesine gider. Niyeti bölüm başkanı Prof. Dr. Doğan Remzi'ye muayene olmaktır. Resmi-özel tüm yollan denese de en erken iki ay sonraya gün verilir. Profesörün bekleme yeri tıklım tıklım hasta doludur. Mürid, kapının karşısındaki kane­peye oturur ve dünyasını değişen şeyhini düşünür. "Şayet ta­savvufun devam ediyor ve bize himmetin ulaşıyorsa göster, benim bugün muayene olmamı eve akşam Malatya'ya dönmemi sağla" diye çağrıda bulunur. O sırada içeriden kendi adı ile çağ­rılır ve hemen içeri alınır. Muayene olmak istediği Prof. Dr. Doğan Remzi, salonun ortasında asistanları ile birlikte müridi karşılar ve: "...Buyurun, sizi bir yerlerden tanıyorum galiba, bizzat ben muayene edeceğim, geçin şöyle." der ve güzel bir muayene eder. Böylesine sıcak bir ilgiye asistanlar da şaşırır, kalırlar. Derviş, yaşadığı bu olayla zaten yarı yarıya tedavi olur. Şeyhini de bir kez daha denemiş olduğu için ayrıca mah­cupluk duyar...

          Şeyh Ali Efendi ile bir müridi Söğütlü Camiinde Cuma Namazına birlikte giderler. Genç mürid her ne kadar geride kalmak isterse de cemaat nizamı gereği Cuma'nm Farz namazı kılınca Şeyh Ali Efendi ile dirsek dirseğe yan yana namaza du­rurlar ve Mürid bundan sonrasını şöyle anlatır: "...Tekbirle na­maza başlar başlamaz Şeyh ceryan üreten bir motor gibi oldu ve ceryana tutulmuş bir titremeye yanmaya başladım. Dirseğimi çektiğimde ceryan akımı kesiliyordu. İçimden, Efendim sen bi­lirsin titremeden abdestim bozulabilir, yanımdakiler beni hasta sanırlar, bu hali benden uzaklaştır dedim ve bir anda kaskatı buz gibi oldum. Ömrüm boyunca böyle bir cuma namazı daha kılamadan şeyhin halini zahiren yaşamakla gördüğüm âlemleri unutmam mümkün değildir. Şeyh Ali Efendi Allah'a olan yak­laşımı, Ondan aldığı feyiz ve nur ile sanki bir dinamo olmuş elektrik neşretmekteydi".

Bu hali bizzat yaşayan müridi namaz sonrası halini ise şöyle anlatmaktadır: "Şeyh Efendi ile Cuma namazı sonu cami­den çıktık. Yürüdüğü caddede trafik tıkanır gibi oldu, tanıyan da tanımayan da Şeyhin arkasına takıldı. Bu izdihamdan kurtulmak için Şeyh Efendi benim elimden tuttu ve bize müsaade edin bir lokma yemek yiyelim" dedi. Hemen aradaki bir lokantaya giriverdik. Lokanta içkiliydi. Bir masaya oturduk bir arkadaş daha vardı ve kebap ısmarladık. Benim içimden (bu lokanta içkili imiş ayıp oldu) geçti. Kebaplarımız gelinceye kadar içenler iç­kilerini döktüler, lokantacı da vitrindeki şişelerini kaldırdı. O günden sonra bu lokantada içki görmedin ve sahibinin içki ruh­satını iptal ettirdiğini öğrendim. Önce niçin içkili lokantaya gir­dik diye kızıvermiştim, gördüğüm o manzaradan sonra da niçin böyle düşündüm diye üzüldüm ve anladım ki, önemli olan içkili lokantaya girip girmemek değil, giripde içkiyi kökten kaldırtmakmı, diye düşündüm".

Takdir edilir ki, veliler gösterdikleri olağanüstü halleri ve bıraktıkları menkıbeleri ile tanınır, saygınlık kazanırlar. Yuka­rıda da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi'nin günümüze göre tüm hayatı bu hal ve örnek davranışlar ile geçmiştir. Bunların hep­sini buraya sığdırmak mümkün değildir. Ancak, birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

Şeyh Ali Efendi Ancar Köyünde bir dervişinin evinde sabah kahvaltısındadır. Günün imkânlarıyla sofrada çökelek de vardır. Ali Efendi yumuşak' ekmeğiyle çökeliğe uzanır, ekmeği ile çökeliği alacağı sırada kısa bir duraklama geçirir ve ekmeğin içine aldığı çökeliği almadan geri bırakır. Bu davranışının sa­dece ev sahibi farkına varır. Sonradan araştırır ki, evin hanımı sofraya konulan çökeliği bir yetimin evinden getirmiştir.

Şeyh Ali Efendi bahçede dervişleri ile sohbettedir. Komşu Eğin köyünden bir dervişine: "Sizin köyde arkadaşlarınız bir büyük yılanı öldürmek için uğraşıyorlar.. Çabuk git o yılanı öldürmesinler, o yılan zararsızdır..." der ve Eğinli mürid atına atlayıp yakın mesafedeki köye hızlı şekilde koşturur. Köye geldiğinde epey bir kalabalık yolun kenarına toplanmışlar orta­larındaki yılanla uğraşıyorlar.. Gelen adamı müjdelerler (bir büyük yılan öldürüyoruz...) gelen adam yılanın yanına gelir, gerçekten de büyük bir yılandır... Yılan ölmek üzere iken başını kaldırır şeyhin gönderdiği adama bir bakar ve başı yere düşer. Taşlı sopalı kalabalık şaşkın şaşkın olanları izlerler ve adam şeyhin mesajını söyler; "Bu yılan zararsızdı ve inanmış hay­vanlardandı" der.

Şeyh Ali Efendi, tekkesinde yüz kişinin üzerinde bir top­luluğa sohbet eder. Sohbette değişik konulara değinir. Sohbet sonrasında dışarıya çıkan müritler sohbetin bir değerlendirme­sini yaparlar ve başka başka şeyler duyduklarını söylerler. Bi­rinin duyduğunu sanki öbürü duymamış, herkes kendi sorununa çözüm getiren sözleri anlamıştır. Ortaya çıkan sonuçtan hayret ederler... Tekrar içeri dönerler ve Şeyh Ali Efendi; "Bir doktora yüzlerce hasta gelir ama her hastanın durumuna göre doktor re­çete yazar" der. Aynı odada aynı sohbete herkes kendisine ya­rarlı olan sözleri anlar, bu da bir keramettir imajını verir.

Akçadağ'ın alevi kesiminden bir minibüs dolusu misafir gelir Şeyhin türbesine. Beraberlerinde bir de koçları vardır. Koçu indirirler oradakilere; "Bu koçu kesip bu zatın hürmetine dağı­tın" derler. Nedenini şöyle anlatırlar: "Bizim bir hastamız vardı Türkiye'de de Avrupa'da da epey hastane, epey doktor gezdirdik çare bulamadık. Varlığımızı harcadık imkânsız kaldık. Üzerine çok düştük yalvardık Allah'a, bir gece rüya âleminde bu zat "Şey Ali Efendi" geldi ve şifa diledi Allah'tan hastamız iyi olup ayağa kalktı. Biz de bu kurbanı adak edip getirdik...

Yine bir Alevi vatandaşımızın 85 yaşında bir ihtiyar anası vardır. Gözleri kapanmış, görmez olmuştur. Kunduracı olan oğlu anasını İstanbul'a götürür epey hastane dolaştırır. Doktorlar "bu yaşta bu gözlerin ameliyatla açılıp görmesi mümkün değildir" derler. Kadıncağız gerçeği öğrenince günler­ce sabaha kadar ağlar ve bir gece Şeyh Ali Efendi rüyasına gelip ameliyat eder. Kadının gözleri açılır. Doktorlar bu sonucu bir türlü kabullenmek istemezler ve İstanbul'dan Aşağı Örükçü Köyüne Şeyh Ali Efendi'nin türbesini ziyarete gelirler.

Şeyh Ali Efendi öğretmenlere büyük ilgi duyar, onları sever, özel ikramlarda bulunur, birlikte söz sohbet ederler... Aşağı Örükçü Köyü, yani Şeyh Ali Efendi'nin köyünün ilkokulu öğretmen okulunun uygulama okuludur. Alevi, Sünni gruplar ha­linde öğretmenler gelirler. Kendi aralarında şeyhin durumunu ve kerametlerini tartışırlar... Alevi olan öğretmen ötekine; (Şeyhi ziyarete gidelim, ben soracağım soruları önceden yazayım, ce­bimize koyalım. Şayet biz sormadan kendisi bilir ve cevaplarsa hak veririm) der. Sorular tutanak halinde hazırlanıp saklanır. Ve Şeyhin huzuruna gelirler. Sorulacak sorular bir bir Şeyh tarafın­dan cevaplandırılır ve öğretmenler birbirlerine bakışırlar... Bu arada zikir meclisi-halkası kurulur ve bazı küçük çocuklar ateş alırlar. Mangaldan alınan ateşler ağızlan yakmaz... Öğretmenler bunun nedenini sorarlar. Şeyh "Siz de namaz kılmaya başlarsa­nız, sizi de yakmaz" der. Söz verirler ve namaza başlarlar. Or­taya konulan ateşten alırlar yakmadığını görürler...

Başlangıçta da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi için akla getirilen ve söylenilen bu kerametler deryadan birer damla gibi­dir ve tamamını yazmak esasen mümkün değildir.

Kendisi şöyle tanımlamıştır: "Keramet; ateş almak, şiş vurmak, suyun üzerine post atıp namaz kılmak, havada uçmak, ya da başkalarının gönlünden geçenlere cevap vermek gibi basit şeyler değildir. Bunları zaman içerisinde istidraç sahipleri de, sihirbazlar da belli oranlarda yaparlar. Gerçek keramet, insanla­rın gönlünde imanı ve ahlak şuurunu yaratmak ve İslam ahlakını yerleştirip yaşatabilmek, topluma hizmet etmektir".

          Şeyh Ali Efendinin en büyük kerameti bu anlamdaki soh­betleri ve bir eğitimci, bir öğretmen gibi çevresini eğitmesidir. "Siz, değil bir çingeneye, horlanmış bir sarhoşa, bir insana, hayvanlara bile hürmet ediniz. Her canlının sizde hakkı olduğu­nu unutmayınız. Allah için seviniz ki Allah için sevilesiniz" demesidir. Kendisi 71 yıllık ömrü boyunca küçük çocukluğundan beri hal ve davranışları ile bunu işleye gelmiştir. "Size saldıran bir köpeğe bile sertçe "oşt" deseniz halinizi kaybedersiniz Kimseyi incitmeyin, incinmeyin ve halinizi, imanınızı koruyu­nuz" telkininde bulunmuştur.

"Hal ilmi" denilen manevi ilimler ve makamlar yanında, "kal ilmi" denilen yazılı bilimlere de aşina olduğunu bazan ihsas ettirmiştir. Bir öğretmen dervişi bizat yaşadığı bir anısı ile bunu şöyle ortaya koymaktadır: "Şeyh Ali Efendimizi tekkesinde zi­yarete gitmiştim. Kayıpa yaklaştığımda içimden, Efendi, batını ilimler yanında bazan da zahiri kitapları karıştırmış olsa, psi­koloji, sosyoloji ve felsefe gibi... geçti. İçeri girdiğimde Şeyh Efendi elindeki bir kitabı karıştırırken gördüm. Benim geldiğimi görünce, dönüp elindeki kitabı göstererek: "Bu adamlar yanlış yazmışlar, bilenler de yazıyorlar, bilmeyenler de..." dedi. Elin­deki kitap lise sonda okuyan kızı Sadiye'nin felsefe kitabıydı... Son derece mahcup oldum. Ben içimden, biraz da bu ilimleri okusa derken, kendisi okunmasını arzu yanlışını ortaya koyuyordu.

Yakın zamanın büyük ermişi Şeyh Ali Efendi "Mübarek geceler için dervişlerine: "İmanını, halini koruyan ve Allah sevgisini yaşayan derviş için hergün bir mübarek gecedir..." derdi. Ve bir an için olsun Hak'dan gafil olunmamasını öğütlerdi. Zira mürşidi Eseyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'm kendi­sine ders aldığı gün verdiği ilk öğüdü de "Hak'dan Gafil Olma" olmuştu.

Sohbetlerinde bu sözleri söyleyen ve yaşadığı sürece uy­gulayıp uygulamaya çalışan Şeyh Ali Efendi, 1971'de dünyasını değiştiği gün, Akçadağ Jandarma ve Emniyet Teşkilatı üzüntü ve endişelerini dile getirerek: "Olan bizlere oldu. Ali Efendi ha­yatta iken yörede en ufak üzücü bir olay çıkmıyordu. Çok üzgü­nüz, korkarız ki, bundan sonra bizi çok meşgul ederler" derken aynı gün, Malatya Şehir Merkezinde ise, vefat haberini ilk duyan, hemde müntesibi bulunmayan bir şoför: "Artık dünyanın da önemi kalmadı, Ali Efendi de gittikten sonra yaşasakta bir yaşamasak da bir..."şeklindeki samimi sözleriye toplumun duygularınhı bu büyük insan için ifade eder...

Allah huzurunda görebilenlerce ve hissedebilenlerce âlemden âleme geçen ve dinamo gibi manevi cereyan neşreden Gönüller Dostu Şeyh Ali Efendi, her fani gibi bu aleme veda eder, 1971 de yüce dosta kavuşur. Geride bıraktığı örnek hayatı ve etkili sohbetleriyle etkisini sürdürür. Ölümsüzlüğe ulaşır. "Anıtlar yaklaştıkça, insanlar uzaklaştıkça" kuralı uya­rınca Şeyh Ali Efendi de yıllar geçtikçe büyür ve her yıl Nisan ayı sonundaki yıldönümü mevlidinde binlerce insan bir araya gelir; türbe tekkesi yol boyunca ziyaretçilerle dolar taşar.

 

ÖRÜŞKÜ'DE BULUŞALIM

 

Sultanıma koşar adım
Gel beraber yaklaşalım
Mamur edip gönlümüzü
Örüşkü'de buluşalım

 

Kucak açmış şahım kula
Atılalım kollarına
Örüşkü'nün yollarına
Gül saçılmış koklaşalım

 

Dünya malı neye yarar
Nefis şeytan ruha zarar
Örüşkü'de kıldık karar
Sultanımda kaynaşalım

 

Yalan dünya çile dolu
Hakk'ı arar insanoğlu
Maneviyatın okulu
Şeyh Ali'mde buluşalım

 

Mürşitsiz yol alınır mı
Menzile hiç varılır mı
Derviş olan alınır mı
Nefsimizle savaşalım

 

Göğe değil gönle bak
Sana senden yakındır Hak
Benliğini O'na bırak
Hak yolunda sevişelim

 

Bugün matem günümüzdür
Osman Ali günümüzdür
Şeyh Ali'me sözümüzdür
Dergahında buluşalım

Cenab-ı Hakk'ın 21. yüzyılda gönderdiği aşıklar sultanı, marifet nurunun aynası gönüllerde ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük velilerdendir. İnsanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösteren, hakiki saadete kavuşturan büyük alim ve velilerdendir. 1900 (H. 1254) yılında Malatya ili Akçadağ kazasının Aşağı Örüşkü köyünde dünyaya geldi. İsmi Ali'dir. Babasının ismi Ali Seyyidi Efendi, annesinin ismi Fatıma Hanım'dır. 29 Nisan 1971 (H. 1325) senesinde irtihali dar-ı beka eylemiştir.
Şeyh Ali Kara küçük yaşta bulunduğu çevresindeki alimlerden zahiri ilimleri öğrendi. İlimde ve içinde bir aşk vardı ki, askerde iken Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleriyle tanıştıktan sonra bu büyük zatla mürid ve mürşid ilişkisi 18 sene sürdü. Şeyh Ali Kara hazretleri, Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri ile nasıl tanıştığını şöyle anlatmıştır: "Bir gün askerde iken çarşı iznine çıktığımda namazı kılmak için camiye girmiştim. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri gerçek aşk ile Kuran-ı Kerim okuyordu ki, ensesinin üzerinde bir nur peydah oldu. Mübareğin cemaline baktıkça kendimden geçtim. Sanki bir genç kıza vurulmuş gibi aşık oldum. Namaz kılındıktan sonra dışarı çıkınca hemen beklemeye başladım. Mübarek dışarı çıkıp bir oturak üzerine oturdu. Gittim elini öptüm.
Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinden ders istedim. Mübarek ismimizi sordu, "Ali" dedim. "Oğul biz Ali'leri severiz, ama sen git istihare yap gel," dedi. Gittim istihare yaptım. Rüyamda Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin, Cenab-ı Hakk'ın izniyle ve himmetleri sayesinde deftere yazıldıgımızı ve yükseklere cıkarıldığımızı gördüm. Bunları mübareğe anlattım. O günden itibaren Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleriyle tasavvuf yoluna başladım," demiştir.
Bundan sonra gerçek bir aşkla, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine tam teslimiyetle bağlanmıştır. Teslimiyet müridin mürşide madde ve manası ile teslim olması demektir. Maddde de her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, manada ise varlığının her zerresinde O'nu görmesi demektir. Esasen "Fena Şeyh" denilen mürşidde yok olma makamıda budur. Öyle bir haldir ki nasıl damlayi ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili bütün yazılan eserlerde ise teslimiyet su vecizle vurgulanır. "Teslimiyet, müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır." Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular ortadan kalkar, söylenen sözlere gönül kapıları açılır. Verilen emirler anında yerine getirilir. Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır.
18 yıl boyunca Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin yüksek teveccühleriyle seyri sülukunu tamamlamıştır. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri hiçbir dilin izah edemeyeceği kadar büyük bir manevi makam ve derecelere cıkarmıştır. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin sağlığında iken insanlari irşadla görevlendirmiştir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin 1943 (H 1297) yılında Yozgat'a gidip 23 Ocak 1944 )H 1298)'de vefatından sonra onun görevini tamamen devralarak manevi irşad hizmetine devam etmiştir.
Şeyh Ali hazretleri, yaşadığı zaman içinde yar, ağyar herkesin sevgisini ve takdirini kazanmış bir zattır. Onun insana cümle yaratılmışa gösterdigi şefkat merhamet ve sevgi duygusunun yüceliği hiçbir dilin vasıf edemeyeceği kadar büyüktür. Seyri süluku sırasında Hakk Teala tarafından sürekli belalarla sınandı. Takdire gösterdiği rıza aklın ve havsaların ötesinde bir tahammül şah eseridir. Hiçbir zaman tevazusunu terk etmedi. Daima kul olduğunun bilinciyle bir derviş gibi yaşadı. Dünya durdukça sultan olarak anılacaktır.

Şeyh Ali Kara hazretleri için, İlahi sevgi duygusunun yüceliği ile zamanın Yunus Emre'si manevi kemali ve aşkı ile devrinin Mevlana Celaleddin'i, yaptığı riyazet, ibadet ve insani irşad ehli yapan kuvvetli sohbet ve kerametleri ile asrının Muhammed Bahaeddin Nakşibendisi dersek belki biraz olsun onu anlatmaya calışmış oluruz.
Tüm hayatını en büyük düşmanlarımız olan nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak ile tevhidin inceliklerini öğretmeye yönelik söz ve sohbetle geçirdi. Etrafında toplanan insanların Cenab-ı Allah'a insanlığa ve devletine sevgi ve muhabbetle bakan irfan ehli insanlar olarak yetişmeleri için büyük çabalar sarfetti. Sayısız insana kendini sevdirdi ve manevi müşküllerine yardımcı oldu.
Hayatı tümüyle örnek alınacak, alındığında ise her iki dünyada mesut bahtiyar olunacak bir nur abide şahsiyetidir.
Hakiki imana kavuşan kimseler, Allahu Teala'nın himayesinde olurlar. Hakikate vasıl olmuşlardır. Bunlar hakkında hadis-i kutside buyuruldu ki: "Evliyam, kubbem (örtüm) altındadır. Onları benden başkaşı tanımaz. Bunların halleri, halkın anlayışlarına sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar öyle bir kafiledir ki, Allahu Teala'ya verdikleri ahde vefa gösterirler." Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Allahu Teala'nın öyle kulları vardır ki, kalbleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yani kerametleri vardır). Onlar, Allah katında şehidler mertebesindedirler."
Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamber, şehidler değildir. Enbiya ve şüheda onlara gıpta ederler. Onlar birbirine Allah rızası için muhabbet ederler."

Bir hadisi şerifte ise "İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer, ikinci kısım meleklere benzer, üçüncü kısım peygamberlere benzer." buyuruldu. Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yeyip içmektir. Bunlar hakkında A'raf suresinin 179. ayeti kerimesinde mealen buyuruldu ki: "onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar." ikinci kısımdakilerin maksadı melekler gibi tesbih, namaz, oruç gibi ibadetlerdir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadi aşk-ı ilahi, rızayı Bari, muhabbetullah ve Allahu Teala'ya teslim olmaktır.
Şeyh Osman deyince akla Şeyh Ali, Şeyh Ali deyince akla Şeyh Osman gelir. Şeyh Osman Nuri Hazretleri şöyle buyurmuştur: "Biz bir elmanın yarısıyız." Diğer bir sözünde ise; "Ali'ye gitmeyen bana gelmesin," demişlerdir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin ciğer paresi kızı Fatma Nur Sadiye'nin ifadeleriyle "babamı kimse layıkıyla anlayamamıştır. Birazcık olsun Şeyh Ali Hazretleri anlayabilmiştir." Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri ise; "Allah (c.c.) beni Ali için Bagdat'tan buralara gönderdi," buyurmuşlardır. Şems'in Mevlana için gönderildiği gibi...
Her halife Şeyhine bağlılığı, sevgisi ve övgüsüyle tanınır. Ancak Şeyh Ali hazretleri Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine bağlılığı bir başkadır. Şeyhini her ziyarete gidişinde olabildiğince içinde maddi ve manevi sevgi ve bağlılıktan ve saygıdan başka birşey götürmemeye gayret, özen gösterirdi. Üç gün önceden yemeyi içmeyi bırakır, bağırsaklarını boşaltırdı. Bunu Gotan Gölü köyünden Kara Baba adlı bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Ali hazretleri ile Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin ziyaretine gitmek için hazırlandık. Yola çıkarken Ali Efendi'nin hanımı bana gizlice yiyecek paketi verdi ve yolda "bunu Ali Efendi'ye yedir, üç gündür birşey yemiyor, aç," dedi. Bir su başında öğlen namazı için mola verdik, ben yiyecekleri çıkardım. Şeyh Ali Efendi; "Sen karnını doyur, ben tokum," dedi. Israr edince de; "Biz kimin ziyaretine niçin gidiyoruzç Midemizde bağırsaklarımızda dünya nimeti ve pisliği ile mi çıkalım," diye sitem etti. Efendisinin huzuruna böylesine temiz çıkmaya çalışan bir veli namzeti elbetteki büyük makamlara erecek ve çevresine ilim, irfan ve islami ahlakı saçacaklardır.
Şeyh Ali hazretleri teslimiyet ve saygıda rekor derecesinde efendisine bağlanmış ve aldığı ikram, erdiği derece ve makamları verdiği güç ile oldukça ilkel olan çevresinde İslam ahlakını tam anlamıyla ve severek, kendisi de manevi yaşantısı tam olgunluk yaşayarak insanların kalblerine cebab-ı Allah'ın ve Resulunun sevgisini nakşetmiştir.
Şeyh Ali Kara hazretleri, dünyasını değiştirdiği halde gösterdikleri keşif ve kerametleri, dilden dile, gönülden gönüle söylenmektedir. Bütün Allah dostlarının kerametleri anlatmakla bitmez ve kitaplara sığmazlar.

Şeyh Ali Kara hazretlerinin şu sözlerini ilave edelim; "Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir."
Şeyh Ali Kara hazretleri, bir gün bir yere gidiyordu ki, o zaman bende cift sürüyordum. Mübarek selam verdi ve biraz yanımda durdu. Allahu Teala hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlattı. "Oğul" dedi, "Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider." diye buyurdu ve arkasından; "Şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala'nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır." diye buyurdu.
1971'de dünyasını değiştirdiğinde bulunduğu Akçadağ ilçesi emniyet teşkilati bunu şu itirafı ile dile getirmiştir: "Olan bize oldu Şeyh Ali Efendi'nin varlığı ile çevrede yıllardır hiçbir olay olmamış adete kurt kuzu ile birlikte dolaşır olmuştu."
Şeyh Ali Hazretleri 29 Nisan 1971 (H 1325) senesinde vefat etmiştir. Doğduğu ve yaşadığı Malatya ili Akçadağ kazası Aşağı Örüşkü köyündeki türbesi, dünyanın her tarafından gelen ziyaretçi ve sevenlerinin ziyaret ettiği bir huzur ve nur abidesidir. Manevi irşadi devam etmektedir. Muhip ve müridani artarak dergaha hizmet etmektedir.
Cenab-ı Allah razı olsun। Sırlarını takdis eylesin ve bizleri feyizlerinden bereketlerinden faydalandırsın ve Cenab-ı Mevla şu aciz kulunu ve cümlemize kabirlerini ziyaret etmeyi nasib eylesin। Amin.

Nakşibendi meşayihlerinden ve evliyanın büyüklerinden Seyyid Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin oğlu Es-Seyyid M. Latif Lütfü Efendi, (k.s.) anılarında anlatıyor:

İkindi zamanı sobayı yakmak için bir kucak odun aldım yukarıya çıktım. Kapıyı açtım, içeriye girdim. Şeyh ikindi namazını kılmış rabıta alemine dalmıştı...

Bir ara döndü bana baktı: “Kimsin?” dedi. Şaşırarak: “Lütfü'yüm.” dedim. Bana: “Nerelisin?” dedi. Ben: "Bağdatlıyım." dedim. “Kimin oğlusun?” dedi. “Osman'ın oğluyum” dedim.... "Allaahhh! Huuuu!, Baakiii!, Allaahhh!” dedi. Tekrar ikinci bir sefer rabıtaya geçti... (Gözleri yumuk başı eğik bir halde, hareketsiz kalmak demek)

Aradan yarım saatten fazla bir zaman geçti. Ondan sonra gözünü açtı. Dedi ki:

Oğlum ben mahşerden geliyorum. Suphanallah! Cenab-ı Hakk bize öyle bir selahiyet bahşetmiş ki... Arkadaşlarımızı aldık. Saf halinde sıratı geçtik. Bir müddet sonra bir tepenin başında bize bir seda aksetti:

Osman bu tarafa, Osman bu tarafa!”

döndüm baktım bizim şeyh rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer... O da arkadaşlarını toplamış; sancağını bir ağacın başına dikmiş. Haşir saatini bekliyor. Arkadaşlar birbirimize karıştık. Ben de şeyhimin sancağının altına sancağımı diktim. Yanı başına oturdum. Haşir saatini bekliyordum. Bir müddet sonra yine yüksek bir tepeden bir seda aksetti kulağıma. Şeyh Ömer rahmetullah-ı aleyh:

Abdülkadir Geylani Hazretleri (r.a.) seni istiyor... Ses yok; oraya git! Bir müddet sonra hep birlikte Allah’ın(cc), Peygamberin(sav) huzuruna çıkacağız!”

dedi. Arkadaşlarımı aldım. Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin (r.a.) arkadaşları arasına karıştık. Sancağımı sancağının altına diktim. Bir müddet sonra tekrar oradan sancağımı aldım arkadaşlarla beraber Haşir yerine gittik. Allah bize o kadar büyük bir selahiyet verdi ki. Haşir meydanında dolandık, dolaştık. Hiç kimse bize nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz? demedi... Fazl-ı Bari Cenab-ı Hakk bize na-mütenahi selahiyet bahşetmiş. Bununla beraber, yer gök melekleri bir ara tespih ettiler. Oradakilerden sorduk:

Bu ne ki?” diye... Dediler ki:

Rabbi’l Azze Cenab-ı Hakk zuhur edecek!”

dediler. Hakikaten bir müddet sonra Rabbil Azze Cenab-ı Hakk zuhur etti ve arkadaşlarıma da ferden ferda Cenab-ı Hakkı gösterdim. Bir müddet sonra yine yer gök melekleri tespih etti.

Bu nedir?” diye onlara sordum. Dediler ki:

Peygamber aleyhisselat-ı vesselam zuhur edecek!”

Neticede bir müddet sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem zuhur etti ve arkadaşlarıma gösterdim. Ondan sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem bana bir anahtar uzattı. Anahtarın üzerinde “La ilahe illalah Muhammeden Resullah” ibaresi yazılıydı:

Osman, cennetin kapısını sen açacaksın!”

dedi. Hakikaten Cennetin kapısını açtım ve arkadaşlarla beraber içeriye girdik. Cenneti, Kur'an'da Cenab-ı Hakk az methetmiş; cennet daha fazla methe şayan bir yer. İçeri girdik ve herkesin makamına göre çalışması nispetine göre yerini ayırdık ve yerleştik. Vaziyet bundan ibaret."

Allaahhh!, Huuu!, Bakii!, Hayyy!” diyerek gözünü açtı bana baktı ve döndü dedi ki: “Oğlum biraz evvel buraya kim gelmiş?” dedi. “Bendim baba.” dedim... “Ne dedim?” dedi... “Nerelisin?” dedin, ben de “Bağdatlıyım” dedim. “Kimin oğlusun?” dedin, ben de “Osman'ın” oğluyum"... “İsmin?” dedin, ben de “Lütfü”dedim... Bunun üzerine, “Ya Rabbi şükür! Ya Rabbi şükür!”... dedi. Üç defa şükür ettikten sonra tekrar secdeye kapandı, Allah'a hamdü sena etti... Sonra “Oğlum, ben elli altı sene evvel tekkedeyken bu hal Şeyhimin başından geçti... Şeyhim Rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer (r.a.); oğlu Necmettin’den (r.a.) bu suali sormuştu.. Allah bize de nasip etti. Dolayısıyla, Allah’a şükrederiz, vaziyet bundan ibaret." Allah büyüklerimizin şefaatine nail eylesin...


 --------DOST---------
ŞAH OSMAN NUR SULTAN 
ÖNCE ŞANI GELDİ SONRA KENDİ, BAĞDATTAN
EVLADI RESUL SEYİT NESLİDİR
KOKUSU GÜLDÜR, SOHBETİ HAKİKATTAN
 
HAKİKİ BİR ŞAHTIR,HAKİKİ BİR SULTAN
NUR CEMALİ FARKSIZDIR GÜNEŞTEN AYDAN
O BİR UMMANDIR İKİ CİHANDA
DURMAZ RUHANİYATI EDER DEVRAN
 
EY KOCA SULTAN NEKADAR ÖVSEK SENİ AZ
BÜLBÜLE BİTMEZ GÜLE, AŞK-I NİYAZ
DOSTUN BİLEN BİLİR TACINI TAHTINI
BİLMEYENLER BİLSİN YÜCE ŞANINI.(Yusuf Parlak isimli ziyaretçimizden)

21/1/2005

SİZLERDEN GELENLER

Es Seyyit M. Latif Lütfü K.S. Anılarından (Oğludur) 

Şeyh seferberliğe gittiği zaman seferberliğin ilk senesiydi. Hazret-i Nuh’un (a.s.) ziyaretine gitmiştik, Hazret-i Nuh (a.s.)'ın mübarek türbeyi saadetlerini geçtikten bir müddet sonra Hazret-i Nuh (a.s.)kendisine seslendi: “Bu tarafa dön!” dedi. Şeyh Osman Nuri Hazretleri (r.a.) o tarafa döndü. Sonra attan indi. Şeyh O mübareğin türbe-yi saadetlerini ziyaret etti. Hazret-i Nuh (a.s.) Şeyhin sol koluna pazubant dikti ve Şeyhe: “Seferberliğe gidip sağ salim döneceksin.” dedi. Kendini müjdeledi... Ondan sonra Seyyit Kadri Efendi (ks), Şeyh Osmanı (r.a.) evine davet etti. O akşam Seyyit Kadri Efendinin (ks) evinde kaldı ve sohbet etti. Sohbet esnasında Seyyit Kadri Efendiye (ks) tespih verdi. O tespihten sonra birkaç gün Cizre’de kaldı. Bir zaman sonra dedi ki: “Artık ben seferberliğe gidiyorum, Erzurum'a... Çayın öte tarafında Şeyh Ömer (r.a.) ile irtibat peyda edersin bu irtibat neticesinde inşALLAH ilerde muvaffak olursun.” dedi ve hakikaten de öyle oldu. O gün hükmüyle gitti geldi ve Şeyh Ömeri (r.a.) ziyaret etti... Netice itibariyle Seyyit Kadri Efendi (ks) çok büyük bir zat oldu. ALLAH şefaatine nail etsin...
 
İkindi zamanı sobayı yakmak için bir kucak odun aldım yukarıya çıktım. Kapıyı açtım, içeriye girdim. Şeyh ikindi namazını kılmış rabıta alemine dalmıştı... Bir ara döndü bana baktı: “Kimsin?” dedi. Şaşırarak: “Lütfüyüm.” dedim. Bana: “Nerelisin?” dedi. Ben:”Bağdatlıyım.” dedim. “Kimin oğlusun?” dedi. “Osman'ın oğluyum.” dedim.... ”Allaahhh! Huuuu!, Baakiii!, Allaahhh!” dedi. Tekrar ikinci bir sefer rabıtaya geçti... Aradan yarım saatten fazla bir zaman geçti. Ondan sonra gözünü açtı. Dedi ki: “Oğlum ben mahşerden geliyorum. SuphanALLAH! Cenab-ı Hakk bize öyle bir selahiyet bahşetmiş ki... Arkadaşlarımızı aldık. Saf halinde sıratı geçtik. Bir müddet sonra bir tepenin başında bize bir seda aksetti: “Osman bu tarafa, Osman bu tarafa!” döndüm baktım bizim şeyh rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer... O da arkadaşlarını toplamış; sancağını bir ağacın başına dikmiş... Haşir saatini bekliyor... Arkadaşlar birbirimize karıştık... Ben de şeyhimin sancağının altına sancağımı diktim. Yanı başına oturdum. Haşir saatini bekliyordum... Bir müddet sonra yine yüksek bir tepeden bir seda aksetti kulağıma... Şeyh Ömer rahmetullah-ı aleyh: “Abdülkadir Geylani Hazretleri (r.a.) seni istiyor... Ses yok; oraya git! Bir müddet sonra hep birlikte ALLAH’ın(cc), Peygamberin(sav) huzuruna çıkacağız!” dedi.. Arkadaşlarımı aldım... Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin (r.a.) arkadaşları arasına karıştık. Sancağımı sancağının altına diktim. Bir müddet sonra tekrar oradan sancağımı aldım arkadaşlarla beraber Haşir yerine gittik. ALLAH bize o kadar büyük bir selahiyet verdi ki... Haşir meydanında dolandık, dolaştık. Hiç kimse bize nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz? demedi... Fazl-ı Bari Cenab-ı Hakk bize na-mütenahi selahiyat bahşetmiş... Bununla beraber, yer gök melekleri bir ara tespih ettiler. Oradakilerden sorduk: “Bu ne ki?” diye... Dediler ki: “ Rabbi’l Azze Cenab-ı Hakk zuhur edecek!” dediler. Hakikaten bir müddet sonra Rabbil Azze Cenab-ı Hakk zuhur etti ve arkadaşlarıma da ferden ferda Cenab-ı Hakkı gösterdim... Bir müddet sonra yine yer gök melekleri tespih etti. “Bu nedir?” diye onlara sordum. Dediler ki: “ Peygamber aleyhisselat-ı vesselam zuhur edecek!” Neticede bir müddet sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem zuhur etti ve arkadaşlarıma gösterdim. Ondan sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem bana bir anahtar uzattı. Anahtarın üzerinde “Lailaheillalah Muhammeden Resullah” ibaresi yazılıydı: “Osman, cennetin ilk kapısını sen açacaksın!” dedi. Hakikaten Cennetin kapısını açtım ve arkadaşlarla beraber içeriye girdik. Cenneti, Kur-an'da Cenab-ı Hakk az methetmiş; cennet daha fazla methe şayan bir yer. İçeri girdik ve herkesin makamına göre çalışması nispetine göre yerini ayırdık ve yerleştik. Vaziyet bundan ibaret.
 
“Allaahhh!, Huuu!, Bakii!, Hayyy!” diyerek gözünü açtı bana baktı ve döndü dedi ki: “Oğlum biraz evvel buraya kim gelmiş?” dedi. “Bendim baba.” dedim... “Ne dedim?” dedi... “Nerelisin?” dedin, ben de “Bağdatlıyım.” dedim. “Kimin oğlusun?” dedin, ben de “Osman'ın” oğluyum... “İsmin?” dedin, ben de “Lütfü”dedim... Bunun üzerine, “Ya Rabbi şükür! Ya Rabbi şükür!”... dedi. Üç defa şükür ettikten sonra tekrar secdeye kapandı, ALLAH'a hamdü sena etti... Sonra “Oğlum, ben elli altı sene evvel tekkedeyken bu hal Şeyhimin başından geçti... Şeyhim Rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer (r.a.); oğlu Necmettin’den (r.a.) bu suali sormuştu.. ALLAH bize de nasip etti. Dolayısıyla, ALLAH’a şükrederiz, vaziyet bundan ibaret. ALLAH büyüklerimizin şefaatine nail eylesin...
 
Birinci Cihan Harbi sırasında Ordu Komutanı Karavasıf Paşa 45-50 kişilik mahiyetiyle beraber gelip: “Osman Nuri Beyin çadırını arıyorum.” dedi.. Bu sözü işitince çadırdan dışarıya fırladım: “Buyurun Paşam benim çadırım burasıdır ,emrindeyim!” dedim... “MaşALLAH Osman Bey tebrik ederim, teşekkür ederim!” dedi. Atının başını tuttum indi aşağıya: “Hoş geldiniz Paşam!” dedim: “Teşekkür ederim hoş bulduk.” dedi... Sonra: “Osman Bey, ben Müslüman çocuğuyum... Anamın adı Feride babamın adı Abdullah. Aslen Şamlıyım... Dolayısıyla ALLAH'ın bir olduğuna kanaatim var, Peygamberin(sav) hak olduğuna da kanaatim var. Kur-an'ın hak olduğuna da kanaatim var, cennetin-cehennemin hak olduğuna kanaatim var; fakat ben bunlara bir türlü kanaat getirip de inanamıyorum. Dolayısıyla beni ikna et, bu müşkülattan beni kurtar.” dedi. Ben de lazım olan sohbeti ifa ettim ve yeni baştan kelime-i şahadet getirdi: “Eşhedü en la ilahe illALLAH ve eşhedü enne Muhammeden ResulALLAH!” dedi. Şahadet kelimesini getirdi... “Bu andan itibaren arkadaşlar ben müslüman oldum. Osman Beyden ALLAH razı olsun. Kalbimdeki müşkülattan sıkıntıdan beni kurtardı. Dolayısıyla Osman, ALLAH seni vatana millete bağışlasın. Ordumuzun Genç Osmanı da bugün sensin!” dedi ve bizden tespih aldı; arkadaşlarına da dersi teklif etti. Dedi ki: “Arkadaşlar ben ders aldım; dolayısıyla siz de ders alın, bu bize mukaddes bir vazifedir!” Bunun üzerine arkadaşları da ferden ferda tespih aldılar; onlar da derviş oldular. Gün hükmü Seferberlikte nerde buluştuksa bana: “Osman Bey derslerimize devam ediyoruz, birbirimizi unutmayalım. İnşALLAH dünyada unutmadığımız gibi mahşerde de unutmayalım.” dediler.
 
Şeyh Osman Rahmetullah Musul'da Manavla’da iken Şeyh Ömer'in (r.a.) vefat haberi geldi, Şeyh Rahmetullah-ı aleyh ağlayıp dolaşırken bir müddet sonra izin alıp şeyhin tekkesine gitti... Şeyh Necmeddin rahmetullah-ı aleyh: “Hoş geldin Osman, Tokadı yemeden (Şeyh Ömer’in (r.a.) ölüm haberini kastediyor.) gelmedin ha!” dedi.. Kendisinden özür diledim: “Kurban halimiz malum, biz askeriz dolayısıyla izini ancak aldım ve geldim.” dedim. Her neyse özrümü affetti ve biz bunu konuşmakta iken köylünün biri geldi. Şeyh Necmettin Hazretlerine (r.a.) bir mektup uzattı: “Osman, bizi karşı köyden düğüne davet ediyorlar beraber gidelim!” dedi. “Baş üstüne, emredersin kurban!” dedim. Beş altı kişi daha bize refakat etti, atlara bindik. O önde biz geride düğüne gidiyorduk... Şeyh Necmeddin’in (r.a.) mübarek sakalına bakarken bana bir feryad geldi; ağladım. Atın üstünde mübarek çehrelerine baktım hakeza ağıt geldi. Dolayısıyla sarığa bakınca başka türlü bir alem geçti, mübareğin şalvarına baktım hakeza, cübbelerine baktım hakeza dolayısıyla ağlayarak köye kadar gittim ve bir müddet köyde bizi misafir ettiler, tekrar geri döndüm. Tarikatta eksiğimi noksanımı Şeyh Necmettin ikmal etti. ALLAH şefaatlerine nail eylesin...(Amin)
 
Şeyh Osman Rahmetullah-ı aleyh bir gün tekkede Şeyh Ömer'in (r.a.) yanında otururken Rıfayi şeyhlerinden birisi Şeyh Ömer'in (r.a.)ziyaretine geliyor. Bir müddet sonra cebinden bir yılan çıkarıp ortaya atıyor... O anda Şeyh Ömer (r.a.) Rahmetullah-ı aleyh halifelerinden birine emrediyor: “Bahçeden git bir gül getir!” diyor. Gülü getiriyorlar ve oğlu Alaaddin kucağında: “Oğlum Alaaddin, bu gülle o yılanın kafasına bir dokun.” diyor. Alaaddin gülü yılanın kafasına dokundurunca yılan ölüyor: “Bunu götürün bahçeye defnedin!” diyor... Rıfayi şeyhi bu vaziyet karşısında mahcup bir durumda kalıp özür diliyor. Şeyh Ömer: “Zararı yok. Bundan böyle terbiyeni muhafaza et, bir daha da bizi bil, öyle gel!” diyor... Şeyh Ömer'in (r.a.), Şeyh Osman'ın (r.a.), Şeyh Necmettin'in (r.a.) ruhlarına fatiha olsun ALLAH şefaatlerine nail etsin...(Amin)
ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ(r.a) ÖLMEZTOPRAK
DOĞUMU
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Hicri 1295 (Miladi 1879) yılında Bağdat'ta dünyaya gelmiştir. Onun doğum tarihiyle ilgili ikinci rivayet de Hicri 1297 (Miladi 1881) yılında doğduğu şeklindedir. Askeri arşivlerde resmi olarak verilen doğum tarihi Hicri 1295 (Miladi 1879) yılını göstermektedir. İkinci tarihin, nüfusa kaydedilmedeki gecikmeden dolayı asıl doğum tarihi olduğu, birincisinin de yanlış olmadığı anlaşılmaktadır.
 
NESLİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) nesebi anne ve baba cihetiyle Muhammet Mustafa (s.a.v.) neslindendir. Annesinin adı Seyyide Fehime (r.a.), babasının adı Seyyit Emin (r.a.)'dir. Babasının adı bazı yazılı belgelerde Mehmet Emin (r.a.) olarak verilmektedir. Bağdat'ın çok saygın bir ailesinden gelen Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) kraliyet ailesinden gelen soylu, asil bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bugünkü Ürdün Kraliyet Ailesi'nin geldiği soyağacıyla da ailesinin kan bağına dayalı bir akrabalığın olduğu görülmektedir. Yani ailesinin nesebi Ürdün Kraliyet ailesinin Haşimiler neslindendir. Atalarından Krallık yapan asilzadelerin olduğu bu soyağacından rahatlıkla anlaşılıyor...
 
SEYYİD-İ ŞERİFLİĞİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) annesi Seyyide Fehime (r.a.)'nin anne ve babasının seyyidlerden olduğu görülmektedir. Babası Seyyid Mehmet Emin'in (r.a.) anne ve babasının da seyyid neslinden gelen asil bir kraliyet ailesinden olduğu anlaşılmaktadır. Anne ve babasının seyyidler neslinden gelmesi nedeniyle, nesepçe “Seyyid-i Şerif” ya da “Şerif” bir nesilden geldiği açıkça görülebilmektedir.
 
İTİKATTAKİ MEZHEBİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) İmam Şafi (r.a.)'nin itikadı ve mezhebi üzerine ibadetlerini yapmıştır. Yani Şafii mezhebindendir.
 
FİZİKSEL YAPISI
Boyu 1.96 civarlarındadır. Oldukça geniş omuzludur. Ten rengi beyaza yakın tatlı bir kumrallıktadır. Saçları gür ve düzgündür. Vücudu olağan üstü bir karizmayla yaratılmıştır. Ruhani azameti, ordu disiplini, cesareti, soy ve nesebindeki alibeyt tecellisiyle insanların dönüp dönüp bakmaktan kendilerini alı koyamadıkları olağan üstü cazibesi, karizması olan biridir. Gözlerinde hiç kimsenin bakmaya cesaret edemediği, insanların başını öne eğdirmeye mecbur kılan ilahi, azametli, dehşet saçan bir enerji bir nur vardır. Yüzü yuvarlak, kaşları hilalli, gözleri iri, burunu çok hafifi bir şekilde sola kıvrıktır, –ki seyyid neslinde görülebilen bir özelliktir.- Yürüyüşü alibeytin ihtişamının tecellisindeki bir heybet ve vakar güzelliğinde. Genellikle kahhari bir tecelliyle sarılıp sarmalandığından, öfkeli, celaletli bir ciddiyet ve vakardadır. Oldukça da sevgi dolu bir komutandır. Olağanüstü bir karizma ve Yusuf Cemal sima güzelliğiyle, sportmen vücuduyla, dehşet karizmasıyla kentin sokaklarında yürüdüğü zaman insanlar o simayı izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Kilosu 130 civarlarında; fakat bu kilo adaleli, sportif bir vücuda ait olduğundan, şişman bir görsellikten oldukça uzaktır. Sokakta yürüdüğü zaman yaşlısından gencine herkes işini gücünü bırakarak “Aman ALLAHım!.. Bu nasıl bir insan? İnsan mı Ruhani mi? Şu ihtişama, karizmaya, güzelliğe, boya posa bak!” diyerek şaşkın şaşkın Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Bu nedenle sık sık nazara uğrarlar kendilerine nazar duası okurlarmış.
 
ZEKASINDAKİ DEHA
Çok küçük yaşta Kur'anı hıfz ettiği –(7-8) yaşlarında- bilinmektedir. Dehanın çok ötesinde dehşetli bir IQ'sü vardır. Bir gördüğünü, bir duyduğunu asla unutmayan, olağan üstü bir hafızası olduğu yaşam serüvenlerindeki olay ve olgulara bakıldığında açıkça görülmektedir. İngilizce, Rusça, Almanca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Fransızca, başta olmak üzere 18 lisanı mükemmel derecede konuşup yazabilen; bu on sekiz lisanı anında birbirine çevirebilen deha ötesi ALLAH vergisi bir zekası vardır. Dört yıllık Harp Akademisini iki yılda bitiren tek harbiye öğrencisidir.
 
ASKERİ HİZMET SAFHASI
Askeri arşivlerdeki bilgiler –yaşam serüveni ile ilgili olarak- şöyle demektedir:
 
Adı-Soyadı: Osman Nuri Ölmeztoprak (Bağdadi), Harp Okuluna Girişi: 1 Mayıs 1312 (1896) 17 Yaşında. 13 Aralık 1314 (1898)'de Teğmen olarak bitirdi (19 Yaşında). 6. Ordu 46. Alay Redif 2. Tabur 4. Bölük Komutanlığına tayin oldu. Sınıfı: Piyade. 15 Nisan 1314 (1901) tarihinde Üsteğmen olarak (22 Yaşında) 6. Ordu, 89. Alay Redif, 2. Tabur, 1. Bölük komutanlığına tayin oldu. 29 Eylül 1319 (1903) tarihinde Yüzbaşı rütbesiyle (24 Yaşında) 6. Ordu 94. Alay Redif, 2. Tabur, 2. Bölük komutanlığına tayin oldu. 15 Haziran 1327 (1911) tarihinde Bağdat 13. Kolordu inşaat Komisyon Heyetine tayin oldu. 24 Haziran 1330 (1914) tarihinde 1. Kolordu 13. İnşaat Heyetine tayin oldu. 13 Aralık 1330 (1914) tarihinde Kıdemli Yüzbaşı (35 Yaşında) oldu. Bu esnada 51. Alay 2. Tabur 9. Bölük Komutanlığına tayin oldu. 16 Ekim 1330 (1914) –29 Nisan 1333 (1917) tarihleri arasında 1. Dünya Harbine katılmış, harp esnasında 1 Aralık 1332 (1916) tarihinde Binbaşı (37 Yaşında) rütbesini almıştır. 15 Temmuz 1336 (1920)–15 Kasım 1338 (1922) (41-43 yaşları arasında) tarihleri arasında İstiklal Harbi'ne katılmış, 9. Kolordu 17. Fırka 51. Alay, 2. Tabur'da görev yapmıştır. 1341 (1925) tarihinde tekavut ve istifa kanunun 2. maddesine göre 46 yaşında emekli (tekavut) olmuştur.
 
GAVS ŞEYH ÖMER'E (r.a.) İNTİSABI
İstanbul'da Harp Okulunda askeri öğrenciyken 1896-1898 yılları arasında,sık sık namaza gittiği İstanbul'daki bir camide Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'in (r.a.) bir sufisiyle tanışması Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) kendi dilinden şöyle rivayet edilir: “Camiye giderken, camiden çıkarken nurani yüzlü, yaşlı bir insan sürekli bana bakıp duruyordu...Bu bakışlardan oldukça rahatsız olmuştum. Yanına yaklaşarak: "Hayrola Amca, niçin böyle bakıp duruyorsun? Birine mi benzettin?” dedim. O, sufi bana: "Komutanım sen dolu musun boş musun?” dedi. Bunun üzerine ona: "Dolu ne demek, boş ne demek?" diye çıkıştım. Bana: "Yani tarikatlı mısın, değil misin?" deyince, ona: "Hayır, bir tarikata bağlı değilim,” demiştim. Ruhani, şirin ve hal sahibi bu sufiyle devam eden sohbetleri sonucunda onun elinden Nakşi tarikatının önemli isimlerinden Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'e (r.a.) intisap ettiği anlaşılmaktadır. İntisabıyla birlikte o hal sahibi Nakşi sufiye çok büyük bir sevgi duymaya başlamıştır...Bir yandan İstanbul'daki Harbiye okulunda görev yaparken, beri yandan da verilen Nakşi derslerini talim etmiştir. Dersi yaparken burnuna sık sık tanımı olanaksız güzellikte bir koku gelirmiş. Bu güzel koku nereden geliyor diye İstanbul'un gül bahçelerinde pek çok çiçek koklamış; ama o kokuyu hiçbir gülde bulamamış.
 
ŞEYH ÖMERLE GÖRÜŞMESİ...
Büyük bir olasılıkla 1897-1897 yılları arasında İstanbul'daki Harp Okulunu okuduğu, öğrenci olduğu yıllarda tatil dönüşünde Bağdat'taki ailesinin yanına dönüp Şeyh Ömer'i (r.a.) ziyarete gittiği anlaşılıyor...O yıllarda tanık olanların aktardıkları bilgileri Şeyh Osman Nuri (r.a.) şöyle rivayet edermiş: "Atıma binerek Bağdat'taki Şeyhim Ömer'i (r.a.) ziyaret için yola koyuldum. Yolda giderken İstanbul'daki o güzel kokular beni iyice sarmaya başlamıştı. Bu koku Şeyhime yaklaştıkça artıyordu. Ziyaretimi manen haber alan Şeyh Ömer (r.a.) tekkedeki sohbet hizmetini bırakıp : "Hadi atınıza binin: Bir misafirimiz geliyor. Hep beraber onu karşılayalım,” demiş. Şeyh Osman Nuri (r.a.), Harbiyeli öğrenciyken Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesine yaklaştığında kendisini tekkenin civarlarında karşılayan büyük bir kalabalık görmüş...Ferasetle onların Şeyh Ömer (r.a.) ve müritleri olduğunu anlamış... Şeyh Ömer (r.a.) “Hoş geldin oğlum Osman!” der demez ellerine kapanıp Şeyh Ömer'in(r.a.) elini öpmüş... Bu güzel kokunun kaynağının Şeyh Ömer'den (r.a.) geldiğini de anlamış... Görev yaptığı yıllarda özellikle Bağdat'ta görev yaptığı 1911 yılıyla 1914 yılları arasında Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesinde hatimlere, sohbetlere iştirak ederek çok büyük manevi mertebelere ulaşıp halifesi olmuştur. Bir diğer Halife de Şeyh Ömer'in (r.a.) oğlu Şeyh Necmeddin-i Kübra (r.a.)'dır. Ruhani olgunluk bağlamında Şeyh Osman'la, Şeyh Necmeddin'in (r.a.) halifelik makamında yarıştıkları, Şeyh Osman'ın (r.a.) halifelikten sonra şeyhlik postuna oturacağı bekleniyormuş.
 
ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) GAVS-I AZAM ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ'NİN (r.a.) TÜRBESİNİ ZİYARETLERİ VE SONRASI...
Şeyh Ömer'in (r.a.) halifesi olan Şeyh Osman (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.) türbesine sık sık gitmesi... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) mucizevi kerametiyle onunla açıkça konuşmaya başlaması, türbeye gittiğinde kapalı olan türbe kapısının kendiliğinden açılması gibi pekçok kerametlerin zuhuru, O'nun (r.a.) ruhaniyatıyla konuşmaya başlaması hadiseleri Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.); “Oğlum Osman, sık sık atına bin de gel... O sultan boyunla atının üstünde gidişini göreyim!” demesi ve buna benzer gaybi, sırlı buluşmalar neticesinde Şeyh Ömer'in (r.a.) desturu olmadan Gavs-ı Azam'a dönmesi, ona aşık olma hadisesi sonrasında kalbi Şah Geylani'ye (r.a.) dönmüş... Ruhaniyatı, ferasetiyle bunu bilen Şeyh Ömer (r.a.) genç halifesine ders vermeyi düşünmüş. Birgün Biyara'daki sohbet, bir yaz günü akşamının derinliğinde tekkenin damında açık, yıldızlı bir havada yapılıyormuş. Herkes merdivenden tırmanıp dama çıkmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.) abdest almada geciktiğinden en sona kalmış. Gavs Şeyh Ömer (r.a.) müritlerine: “O, merdiveni yukarı çekin!” demiş. Şeyh Osman (r.a.) dama çıkmak istemiş; ama merdiven yok... Sağda solda merdiveni ararken Gavs Şeyh Ömer'in (r.a.) sesi yankılanmış: “Osman, Osman sen ALLAH'a merdivensiz de gidersin...” Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) bu olayla bir ders vermek istemiş...
 
ŞEYH ÖMER'İN (r.a.) YERİNİ OĞLU ŞEYH NECMEDDİN'E (r.a.) BIRAKMASI...
Şeyh Ömer (r.a.), Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) yanına çağırıp; “Oğlum Osman (r.a.) bu makam manen senin; ama senin Şeyh Necmeddin'e (r.a.) boyun eğmeni istiyorum. Yerime oğlumu bırakıyorum. Bundan sonra ona tabii ol," demiş. Hayatını değiştiren Şeyh Ömer'in (r.a.) yerine Şeyh Necmeddin (r.a.) işaret edildiğinden, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şeyhinin işaretiyle ona tabii olmuştur. Şeyh Necmeddin (r.a.) az konuşan, karizması olan ALLAH'ın (c.c.) Kahhar, Şedid, Cebbar, Müntakim, Batşü'l Şedid, Mütekebbir (c.c.) gibi esmalarının tecellisi altında bulunan dehşetli, disiplinli, müritlerine zulmedenlerin manevi sillesiyle hayatlarını sona erdiren büyük bir gavsmış. Birgün sohbete giderlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.) içinden Şeyh Necmeddin'i (r.a.) alıp vermiş. “Acaba Şeyhim Ömer gibi (r.a.), bu yeni şeyhim de yıldızları, gezegenleri yerinden oynatabilecek ruhani bir güce sahip mi?” Düşünceleri bitmeden atını durduran o kahhar şeyh geriye dönüp: “Osman, Osman! Beni denemeye kalkışma!” diye haykırmış...
 
GAVS-I AZAMIN İRŞADI...
Kaynaklardaki bilgilere bakıldığında Şeyh Necmeddin'in (r.a.) hayatında, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) Gavs-ı Azam'ın (r.a.) dua ve himmetiyle irşat olduğu, Sahibü'l Zaman, Kutbu'l İrşat, Gavs ünvanlarının en son mertebesine ulaşan yüce bir gavs olarak irşatlara başladığı, ölmeden önce ölerek yüce bir Sahibü'l Zaman olduğu, kahhari bir tecelliyle donanıp hizmet ettiği anlaşılmaktadır. İrşadından sonra birgün Fırat'ta yüzen Şeyh Osman Nuri (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) üzerine ilahi söylemeye başlamış... Birdenbire cisimleşen Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) yüze yüze Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına gelmiş... Ona selam vermiş... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) omzunda çember gibi eğilen uzun bir kıl varmış... Birlikte yüzerlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Ya Hazreti Gavs-ı Azam (r.a.)! Acaba senin şu omzundaki kıl kadar olabilir miyim? Sen ne yüce bir Gavs-ı Azam, ne azametli bir evliyasın!” dediğinde... Hazret-i Gavs-ı Azam: “Oğlum Osman! O Kadar da uzun boylu değil: Ben Gavs-ı Azam'ım... Sen de hakiki bir Gavsın!” diyerek başlamış Şeyh Osman Nuri'yi (r.a.) öven arapça şiirler söylemeye...
 
GAVS-I AZAM'IN, (r.a.) ŞEYH OSMAN'A (r.a.) KENDİ TESBİHİNİ MÜRİTLERİNE VERMESİ İSTEĞİ...
Şeyh Ömer'le (r.a.) gelen, şeyh Necmeddin'le (r.a.) devam eden Nakşibendi tarikinin hafi zikrullah dersi gelenek olarak 25 estağfurullah, 70 estağfurullah, 100 estağfurullah şifresiyle öngörülürken Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) cehri 21 estağfurullah şifresine geçmesi, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) önerdiği virdi tarif etmesi, onun Kadiri zikrini ders olarak tarif ettiğini gösteriyor. Yani Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) 21 estağfurullahlı dersi, ALLAH-u alem, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmeti sonrasında ona önerdiği azametli, dehşet bir ruhani gücü olan ism-i azam gibi güçlü bir derstir. Bu arada Nakşi yolunun dil damağa yapışık şekilde çalışılan ALLAH (c.c.), Kelime-yi Tevhid gibi derslerine de devam edildiği buradan da Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) tarikinin Kadiri-Nakşi olduğu, Kadiriliğin, Şeyh Geylani'nin (r.a.) ağırlığının onun tarikinde öne geçtiği görülüyor... Bu tarikatın arka planında Şehid-i Kerbela, İmam Ali (r.a.), Gavs-ı Azam (r.a.) mührü olduğu açıkça anlaşılıyor.
 
ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) ABDULKADİR GEYLANİ'YE (r.a.) ÇATMASI...
Şeyh Osman Nuri (r.a.), gavslığının bütün safhasında hep Şeyh Geylani'yle (r.a.) irtibatlı olmuş, onunla konuşmuş, onunla istişare etmiştir. Makamı gereği bazı hadiselerden hareketle nazdarlıkla yer yer Şeyh Abdulkadir Geylani'ye (r.a.) manen çatarmış. Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) bunun üzerine şöyle demiş: “Oğlum Osman! Bana boşu boşuna çatma!” Ben senin beşiğini çok salladım! İnanmazsan annene sor!” dermiş... Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bunun üzerine annesine sormuş. Annesi: “Ne zaman ağlasan benden önce görünmeyen bir zat –Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)- senin beşiğini sallar, seni uyuturdu. Bu olaylar çok olmuştur,” demiş.
 
SİLSİLESİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Nakşibendi silsilesinden gelen azametli, kahhar bir gavstır. Daha sonraları Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmetiyle tarikat Gavs-ı Azam'a (r.a.) dönmüştür... Kendisinin de bu olayı doğrulayan sohbetleri olmuştur. Çok bilinen bir rivayette Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şöyle dediği aktarılır: “Bir namaz vakti sonrasıydı... Sabahtı... Dayanılmaz bir uyku haliyle kendimi kaybedip öldüğümü manevi vakada gördüm... Gömüldüm... Toprak oldum... Kıyamet koptu... Haşir için diriltildik... Ben atıma binip müritlerimi etrafıma toplayarak sancağımla birlikte meydana doğru yürümeye başladım... Bir yerde sancağı ve müritleriyle birlikte İmam Bahaüddin Nakşbent Hazretleri (r.a.) duruyordu, bir tarafta da olanca heybeti ve ihtişamıyla Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)... Ben içimden: “Nakşbendiliğe pek çalışmadım... Acaba hangi sancağa iltihak etsem diye düşünürken Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.): “Oğlum Osman, ha Şeyh Nakşibendi (r.a.), ha biz farketmez.. Bize gel katıl!” dedi... Bunu üzerine Gavs-ı Azam'ın (r.a.) sancağına katıldım... “Yarın mahşerde benim müritlerim Gavs-ı Azam'ın sancağı altında sıratı geçecekler inşALLAH,” demiş...
 
Silsilesi şöyledir; Hz.Muhammed (SAV), Hz.Ebubekir (r.a.), Selman Farisi (r.a.), Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani (r.a.), Kasım Bin Muhammed (k.s.), İmam Cafer Sadık (k.s.), Beyazıt Bıstami (k.s.), Ebu Hasan Harkani (k.s.), Ebu Ali Farmedi (k.s.), Yusuf Hemedani (k.s.), Abdulhalık Gücdüvani (k.s.), Hace Arif Rivegeri (k.s.), Hace Mahmud İncir Fağnevi (k.s.), Hace Ali Ramiteni Azizan (k.s.), Muhammed Baba Semmasi (k.s.), Seyyid Emir Külal (k.s.), Hace Muhammed Bahaüddin Nakşbend (k.s.), Hace Alaaddin Attar (k.s.), Hace Mevlana Yakub Çerhi (k.s.), Hace Ubeydullah Ahrar Taşkendi (k.s.), Muhammed Parsa (k.s.), Derviş Muhammed (k.s.), Hace Muhammed Emkeneki (k.s.), Hace Muhammed Baki Billah (k.s.), İmam Rabbani Ahmed Faruk Serhindi (k.s.), Muhammed Masum (k.s.), M.Seyfeddin Faruki (k.s.), Muhammed Bedvani (k.s.), Şemseddin Habibullah (k.s.), Abdullah Dehlevi (k.s.), Mevlana Halid Bağdadi (k.s.).
 
Burada bizim mensubu bulunduğumuz Tarik-i Nakşi silsile-yi şerif ayrılarak şu şekilde devam ediyor:
 
Osman-ı Seraceddin Tevila (k.s.), Muhammed Bahauddin (k.s.), Ömer Ziyaüddin (k.s.), Necmeddin-i Kübra (k.s.), Osman Nuri-yi Bağdadi (k.s.), Ali Kara (k.s.).
 
CÖMERTLİĞİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) yemek yedirmeyi, misafiri çok severlermiş. Eşi Ayşe Anne (r.a.) oldukça güzel, lezzetli yemekler pişirirmiş. Yemekler o kadar lezzetli olurmuş ki hem ordudaki subay arkadaşları, hem de çok uzak diyarlardan gelen misafirleri bu lezzetli yemeklerden tatmak için husisi olarak yemek yemeye gelirlermiş. Malatya'daki mütevazı, kerpiçten evi ve bu evin bahçesi binlerce insanın aş yediği umumi bir lokanta gibi olmuş. Birgün bu yemeğinin lezzetinin duyan subay arkadaşları evlerine gelmişler. Ayşe Anne (r.a.) o hamarat, şifalı, himmetli elleriyle tatlılar yapıp yemekler pişirmiş. Subaylar o kadar yemişler ki lezzetten ne kadar yemek yediklerini hesaba katmaz olmuşlar. Midelerinde artık yer kalmamış; fakat gözleri de bu lezzeti yemeklerde kalmış. Hazret-i Gavs gülerek seslenmiş: “Kalkın sofradan... Bahçede biraz jimnastik yapın, yediklerinizi sindirin... Sonra gelip tekrar yiyin. Aksi halde çatlarsınız!” demiş... Gülüşmüşler.
 
O'nun evine gelip de yiyip içen neredeyse on binlerce insan olmuştur... Kazancını, misafirlerine harcamış... Fakirlere yardım edip, onlara aşlar yetmiş... Geride yalnızca o fakirhanesi kalmış... Bütün servetini fakirlere dağıtmış... Müritleri o günün kıymetiyle bir araba satın alınacak kadar parayı fakirlere sadaka olarak verdiklerini anlatırlar... Ara sıra derlermiş: “Keşke şehre bir kazan kursak... Geleni giden yedirsek, doyursak, sevindirsek...” Misafiri ve yemek yedirmeyi ziyadesiyle severlermiş.İlahi bereketle ne kadar yemek yense sofradaki yiyecekler bitmezmiş.
 
DÜNYAYA GELMEDEN ÖNCEKİ TASARRUFLARI...
Hazret-i Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bir rivayette bu olayın tanığı olan gelinlerinin anlattıklarından hareketle şöyle bir olayı aktarmıştır: “Şeyhi ziyarete seksen, doksan yaşlarında bir teyze gelmişti. Şeyh oğluyla içeriye girdi. Bu arada o köylü kadın yüzünü peçeyle örtüp, neredeyse yerlere yapıştı.” Şeyh: “Teyze biz de senin oğlun yaşındayız. Bizden ne mahcup olursun!” dedi.. Kadın mahcubiyetinden neredeyse yere yatacaktı. Şeyhe çay getirdik. Çayı üzümle içiyordu. o yıllarda şeker çok az bulunan bir şeydi. Ve konuşmaya başladı... Teyze sen on beş on altı yaşlarındaydın... Hava sıcaktı... Damda yatıyordun... Birdenbire zikir sesi duydun ve uyandın... Hz.Nebi (s.a.v), Al ve Ashabı, Ricalül Gayb Erleri zikrederek geçiyorlardı... Sen onları gördüğünde dehşetten bayılacak gibi oldun...” demiş... Bu esnada teyze hayretle yerinden doğrulup yüzünü açarak şeyhe bakmaya başlarken şeyh devam etmiş: “Kendini kaybedip tam aşağı düşecekken bir gaybi el seni tuttu... Yerine koydu...” dedi ve gülerek sustu. Kadının hayretten ağzı açık kalmıştı. Şeyhe çok dikkatli bir şekilde baktı... Baktı... Ve haykırdı: “O beni tutan kişi sendin, aman ALLAH'ım sendin!” diye ağlamaya başlarken, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.): “Evet... O bizdik...” diyerek gülümsedi. (Bu olay olduğunda Hazret'i Gavs'ın (r.a.) o kadınla aynı yaş diliminde olmadığı, aşağı yukarı 30-40 sene önce dünyaya gelmeden ruhaniyatıyla bu tasarrufu yaptığı oldukça açıktır.) Sonra çayını bitirip odasında kendini bekleyen ihvanlarının yanına gitmiş...
 
MÜSTAKİLLİĞİ...
Hazreti Gavs'ın (r.a.) müritlerinin rivayetiyle hiçbir evliyaya bağlı olmadan, onlardan bağımsızca tasarruf yaptığı, bu yönüyle bağımsız olduğu oldukça açıktır. Yer yer sohbetlerinde, coştuğu zamanlar müritlerine şöyle dermiş: “İmam Bahaüddin Nakşbent (r.a.), İmam Rabbani (r.a.), Şeyh Geylani (r.a.) nasıl bir şeyhtir?” Müritlerinden bazıları: “Bağımsız şeyhlerdir efendim!” derlermiş... Bunun üzerine: “Bu can da aynen öyledir. Çarşıda pazarda her yerde ALLAH iledir.” diye haykırırmış. Bu ve benzeri olayların ışığında sahib'ül zaman, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarının yanında müstakil bir tarikatın kurucusu olduğu anlaşılıyor.
 
KERAMETLERİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) o zor asırda insanların imanları artsın diye ALLAH (c.c.) tarafından her şeyi yüze karşı açıkça söylemeyle vazifelendirilmiştir. En tehlikeli hastalıklardan binlerce insan umutsuz hastalıklarından Hazret-i Gavsın dua ve himmetiyle iyileşmiştir. Tarikat bürhanı olarak Diyarbakır'daki bir aşirete yaptırdığı zikrullahta kılıçla zikredenlerin başlarını vurarak sonra onları geri takmış, çok uzaktaki müritlerine cisimleşerek görünüp onları ikaz etmiş, ALLAH ile konuşmuş, Peygamberimizle, Hızır Aleyhisselamla, Hz.Mehdi (a.s.)'ın ruhaniyatıyla, ağaçlarla, yılanlarla bütün mahlukatla onların diliyle konuşmuştur. Malatya'daki evinin bahçesinde vefat eden bir müridini himmetiyle diriltmiştir. “Oğul ALLAH'tan beş sene daha sana ömür aldım... Beş yıl daha yaşayacaksın!” demiş... Adam günü gününe beş sene sonra ölmüştür. Ona, en büyük kerametler verilmiştir. Her şeyi yüze karşı söylediğinden gizli günah sahibi müritleri yanına gitmeye çekinirlermiş... Onun kerametleri anlatılmaya kalkılsaydı herhalde ansiklopediler dolardı. Savaşta top güllelerini elleriyle tutup “Medet ya Gavs-ı Azam!” diyerek Ruslara fırlattığı, kurşunların kendisine işlemediği, Rus ordusunu üstün cesareti, duası, himmetiyle savaşta darmadağın ettiği gibi on binlerce harika kerametleri anlatılır. Vefatından sonra cisimleşerek müritleriyle konuşup görüşmesine dair yüzlerce kerametleri mevcuttur. O, hayatında olduğu gibi tasarruf eden Gavs-ı Azam Geylani (r.a.) gibi bir yüce gavstır.
 
12 HAK TARİKATA BAKIP, TASARRUF ETMESİ...
Zamanın sahibi, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) on iki hak tarikata dua ve himmetiyle tasarruf etmiş, o yoldaki ihvanlara bakmıştır. Tedbir ve gizlenme açısından bazen diz üstüne dek uzanan pantolonlar giymesi, sakal bırakmayışı, cübbe giyip sarık sarmayışı, kasket şapka takması, yer yer sinemaya gitmesi gibi pek çok işlerinin iç yüzünü kavramayan Adıyamanlı bir evliya Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) hakkında sürekli ileri geri konuşup: “Bu ne biçim şeyh! Kısa pantolon giyiyor! Sakalı yok, sarığı yok, cübbesi yok, kasket şapka takıyor!” diyerek tenkit edermiş. Birgün rüyasında Hz.Muhammed (s.a.v)'i görmüş... Peygamberimiz evliyaya: “Ceddim Osman Nuri (r.a.) hakkında ileri geri konuşma... Ona hem gavslığı hem de on iki tarikatı çalıştırma iznini biz verdik... Bir daha böyle şeyler konuşursan seni meclisimizden sileriz,” buyurmuş. Bunun üzerine o evliya hatasını telafi edip, özür dilemek maksadıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yanına gelmiş. Daha bir şey demeden Gavs-ı Bağdadi (r.a.): “Rüyanda Hz.Peygamberimizi mi gördün? Sana şöyle şöyle mi dedi... On iki tarikata baktığımızı mı söyledi!” diyerek o evliyanın rüyasını anlatınca evliya eline kapanıp af dilemiş.
 
NAMAZDAKİ TİTİZLİĞİ, ZİKRİ...
Gavs-ı Bağdadi (r.a.) abdeste temizliğe çok titizmiş... Üstünün başının temizliğine oldukça önem verir, abdestini de aynı titizlikle alırlaşmış. Namazda tam bir kurbiyet ve haşyet içerisinde ALLAH'ın (c.c.) tecellisine dolarak onun büyüklüğü, güzelliği karşısında mum gibi erir, secdede o koca fizik sanki eriyip kaybolurmuş... Cemaatle namaz kıldırdığı kimi zamanlarda sağa selam verip namazı bozarak: “Bekleyin falan geliyor... O da namaza katılsın!” buyurduklarında kapı çalar, denilen müritleri gelirmiş. Vakit namazlarının dışında nafilelere, gece ibadetlerine devam ederlermiş... Gecelerini ALLAH'ı zikrederek geçirirlermiş.
 
ZİKRULLAHI...
Gavs-ı Bağdadi (r.a.) m

15/1/2004

BÜYÜK MÜRŞİDİ KAMİL ŞEYH ALİ KARA(K.S) EFENDİ HAZRETLERİ'NİN

                                      Şeyh Osman Efendi feyzi herkese saçarak dağıtırmış. Şeyh Ali Efendi'ye, sana sayarak, bire bir, demiş. Bir çalışacaksın, bir karşılık alacaksın. Şeyh Ali Efendi de dervişlerine;
- Ben bire bir aldım, bire bir veririm, demiş.

  

Bir gün türbeye bir derviş gelip, eşiğe oturmuş. Şeyh Ali efendi dervişi bir türlü içeri çağırmıyormuş. Hanımı;
- Efendi, içeri çağır, yazıktır, demiş. Şeyh Ali Efendi şöyle cevap vermiş:
- Ben dervişlerimi Cennet'e derviş olarak değil, evliya olarak sokmak istiyorum. Onun için çağırmıyorum.

 

Şeyh Ali Efendi, Şeyh Osman Efendi'nin bahçesindeki pislikleri bir çuvala koyar. Sırtında cadde oratında geçirirmiş. Delik yeri eli ile tıkar, elinin üstüne pislikler akarmış.

ŞeyhAli Efendi diyor ki:

"Allah sıkıntı verir, o hayra vesiledir.Her sıkıntıda insan bir eksiğini tamamlar."

 Allah'ın olmadığı zerre yoktur. Allah kendisini unutturacak sıkıntı vermesin. 

 Dervişteki bir damla gözyaşı ummandır. Ama o gözyaşını akıtmalı, öyle akıtmalı ki, içinde kaybolmalı.

 

Şeyh diyor ki: "Bir derviş yıkanıncaya kadar dahi tevhidi dilden bırakmayacak. Evliyanın içi de, dışı da temizdir

Şeyh Ali Efendi üç yudumdan fazla su içmezdi; çok susadığiı zaman dört yudum içerdi

Birisi şeyhe demiş ki: "Ben arkadaş sevgisi istiyorum"; şeyh de demiş ki: "Geriye ne kaldı ki..." Arkadaş sevgisini içimizde taşıyalım. Şeyhe ulaştıran arkadaştır.

Dervişler bir davete gitmişler. Yemekten bir kaşık alanın gözünden yaş akarmış. Dervişin biri demiş ki, yapan gözyaşıyla yapmış herhalde. Benim yemeğim ne ki, dervişlere nasip olmuş, demiş.

Şeyh diyor ki;

Gusülsüzsen, gusül alana kadar dilinden bir an dahi La ilahe illallah'ı dilinden bırakmayacaksın. Devamlı zikir halinde olacaksın ki, kalbine Allah'tan başkası taht kurmasın. 

- Sohbet esnasında omzunuzda bir heybe olduğunu düşünün. Size lazım olanları heybenin ön gözüne, olmayanları arka gözüne atın.

 

HACI bıcı lakablı arkadaş bir gün Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri Malatya’da iken HACI bıcı demiş ki ŞEYHİM tartılak, ŞEYHİM tartılak demiş,bir yerde HACI  bıcı tartıya çıkmış,herhalde 100 kilodan fazla gelmiş,HACI bıcı kaba ve şişman adammış,şeyh tartıya çıkmış,HACI bıcıdan daha ağır gelmiş.EEE ŞEYHİM demiş,ben senden daha kabayım ve şişmanım demiş,ama sen benden fazla geldin deyince şeyh gülümsemiş{bu şeyhin yemesinden kaynaklanan şişmanlık değil,,}dir…

 

- Benim dervişlerim çalışarak yol alır. Ahlakınızı güzelleştirin, gıybetten, kibirden sakının. Hayvanı bile küçük görmeyiniz. Hep kendimizi küçük görelim. Kendini kötü bilen, iyidir. Ben iyiyim diyen, çok kötüdür. Kendini kusurlu bil

 

Şeyh Ali KARA Efendi Hazretleri bir sabah vakti erkenden dervişlerinin kaldığı odanın kapısına varmış ki içerisi dumandan gözükmüyor iki elini kapının yanlarına dayayıp çok sinirli bir şekilde odada bulunanlara dönerek Şeyh Osman’dan haya etmesem sigara içen buraya gelmesin derim…demiş

 

ŞEYH ALİ KARA Efendi bir gün dervişleriyle bir dervişinin mevlidi ne giderken yolda koyun otlatan çobanın sesini duyuyor çoban ise (bahçesinde iki elma beni al,onu alma)deyişini söylermiş dervişinin birini gönderip çobanı getirin diyor,çoban geliyor çobana diyor ki çoban kardeş az önce söylediğin o deyişi bir daha söyler misin diye soruyor,çoban da utandığından ilk başta söyleyemiyor,sonra ŞEYH ALİ KARA Efendi ile birlikte söylüyor,çobana dönüp he çoban he deyip sakalına aşağı göz yaşları akmaya başlamış,çoban o deyişi sevdiğinin üzerine ŞEYH ALİ KARA Efendi ise Şeyh Osman Nuri Bağdad-i Hazretleri’nin  üzerine getirmiş.

 

Dönemin Akçadağ müftüsü {Lütfü Ömer Efendi } ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin tekkesine gelirdi,Şeyhe söz ile bulaştı,ve aynı gece ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin tekkesinde kaldı,gece rüyasında{elini kızgın ateşe koyuyorlarmış,ve ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin affeylermiş }bu müftü 400-500 adama da tesbih vermiş ALLAH ben beni deniyorum demiş ne görür gözüm,ne de ulaşır bir elim var,ALLAH zamanın gavsını gösterde biz ona tesbih  edelim,Allah{c.c}göstermiş ŞEYH ALİ KARA Efendi’’yi,oda burnumuzun önündeymiş de zamanın gavsı diyerek yarabbi çok şükür bu mesuliyetten kurtuldum demiş,arada birde ALİ EFENDİ küçükler büyüğü görmezmiş diyerek hatasını affettirmeye ve makattan kalkarak kurban bura senin yerin sen layıksın biz kimiz demiş.

 

Bir gün tekkede dervişlerine sohbet ederken dervişlerin hallerine bakmış ve sohbet bittikten sonra hanımı Hatice ana’ya ben bunlara nasıl bakam demiş,görmüyün mü hallerini Hatice anamızda ŞEYH ALİ EFENDİ YE dönerek HOCA dervişlerine bakasın demiş Bir sohbetinde de BU TARİKAT GARİB GELDİ, GARİB GİDİYOR DEDİ,demek ki hepimizin haline bakmış ve yoklamış ki hiç birimiz bu tarikattan ve efendimizden anlamamışız ve anlamamaya da devam ediyoruz bir sohbetinde de bahrililer için 40 yıldır gelip gidiyorlar amma daha ruhları 6{altı} aylık dedi..

 

"Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir." [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ] 

 

Bir maden mühendisi dağa nasıl bakar da onda madeni görür,tesbit ederse;bir evliyaullah da insana baktığında ondaki kabiliyeti görür ve tesbit eder" [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]                                               

                                             

 

Nasıl yeryüzündeki her akarsuyun bir çıkış kaynağı varsa Allah`ın(c.c)rahmetinin kaynağıda allah dostlarıdır. [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]                                               

  

Dilimizin söylediği gibi kalbimizin de Allah`ı (c.c)birlemesi gerekir. [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]  

İnsan gönlünü Allah`tan gayri düşüncelerden arındırmadıkça hakiki tasdike ulaşamaz [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]                                               

 

Şeyh Osman Efendi(r.a):''Ali'ye gitmeyen bana gelmesin....Allah bizi buraya Bağdat'tan Ali için gönderdi....''             

 

''Oğul Ali benim halifemdir,Ali'ye  gidin ders tarifini,talimini ondan alın...''

 

Dervişlerimiz kul hakkı ile haram lokma ile Ahirete gelmesinler...                                                                                                                                                                                               ]                                               

 

 Derviş tarikatta aklı nisbetince yol alır 

Derviş şeyhinin dediği gibi oturup kalkmadığı sürece derviş olamaz derviş dervişin gözü,kulağı olmalı,nasıl gözü olmadan göremez,kulağı olmadan duyamaz ise,derviş de derviş arkadaşsız olamaz.

 

Derviş ağyarla oturup kalkmamalı,benlik sıfatında olan dervişlerden uzak durmalı Derviş toprak olmalı,bedeni ibadete önem vermeli,derviş şeyhine sıdkı gönülden teslim olmalı ,cefayıda ,sefayıda hoş karşılamalı,derviş mert cesur ,doğru sözlü olmalı,derviş dervişliğini bilmeli,derviş nefsiyle mücadele etmeli,ruhu büyültmeli,nefsi baskı altına almalı

Derviş ALLAHIN kulu olmalı,nefsin kulu olmamalı

 

Derviş NAKŞİYE önem vermediği sürece tarikatta yol alamaz,derviş bu yolda canına kıymalı ki cananını (şeyhini) bulabilsin,  derviş tarikatına leke getirmemeli

 

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri'ne  Malatya dışındaki illerden gelen dervişleri sormuşlar, Şeyh Ali KARA efendi'ye sizden sonra halifeniz kim? Şeyh Ali KARA efendi  dervişlere dönüp bizim 63(altmış üç) tane çavuşumuz var,sizler bunların şeriatı düzgün olanlarla oturup kalkınız,yeri gelir çavuş beşerdir, yerinde kalır Dervişinin ALLAHA kadar yolu açıktır demiştir.

 Bir sohbetinde de derviş bir çalışır ise çavuş 10(on) çalışmalı ki dervişe örnek ola .

Düzenleme:Site Yönetimi

4/1/2004

MUTASAVVUF ESSEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRET

Bağdat’tan Yozgat’a uzanan yılların ilk başlangıcı Şeyh Ömer Ziyaeddin Hz.nin(şeyh osman bağdadi hz. şeyhi)bir sohbet esnasında "Osman yakında Bağdat'tan ayrılıp Anadolu'ya gideceksin.Orada kal,geri dönme çünkü İslam’ın sancağı Anadolu'da düştü,tekrar oradan kalkacak" buyurmuştur.Şeyh Ömer Ziyaeddin  Hz'nin bu emri ile manevi işaret verilmiştir.Anadolu'ya gelişinin manevi sebebi budur.Zahiri sebebi ise;1.Cihan Harbi patlamıştır.Osmanlı Devletinin taraf olduğu bu harpte(İngilizler Bağdat'ı işgal etmişlerdir.Bağdat halkı işgale direniş gösterirken Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri yanına,yedi bin beş yüz eli silah tutan milis gücü,yüz bin civarı altın,elli bin civarı büyükbaş ,küçükbaş hayvan ile Anadolu’yu savunmak üzere Bağdat’tan ayrılarak Erzurum Cephesinde harp etmek üzere  yola çıkmıştır.)
Anadolu topraklarına girdikten sonra yanındaki mühimmat ve askeri emniyetli bir şekilde cepheye ulaştırmak için güvenli bölgeler seçilerek yola devam edilmiştir.
Bu çileli ve uzun yolda yol boyunca Anadolu insanlarından da katılanlar olmuştur. Malatya topraklarına girdiklerinde hayvanların sulanma ve yayılım ihtiyaçlarını karşılamak için  Fırat vadisi güzergahı izlenmiştir.(O yıllarda Malatya halkı şimdiki Battalgazi ilçesi olarak geçen bölgeyi ana yerleşim birimi olarak kullanmaktaydı.)Sinan köyüne vardılar ve dinlenme molası verdiler.(şu anda bu köy Karakaya baraj gölü altında kalmıştır).Şeyh Osman Nuri Hz. cepheden gelen bir telgraf ile ikinci bir emre kadar 6 ay süresince bu köyde kalmaları gerektiği emrini aldılar.
Malatya halkının Şeyh Osman Nuri Hazretlerini  tanımaları ve tarikat ile tanışmaları bu günlere rastlamaktadır.
Şeyh Osman Nuri Hazretleri irşad olduktan sonra hayatının her döneminde olduğu gibi tarikatı  bu beldelerde anlatmaya başlamıştır. Maalesef Malatya halkı o yıllarda tarikata gariptir.Maneviyatın güneşi olan bu zat keşif,keramet ve sohbetleriyle bu topraklara tarikatın ilk tohumlarını saçmaya başlamıştır.
Malatya'nın Sinan köyünde mola verdikleri ilk dakikalarında kendisine çadır kurmak üzere askerler bir söğüt ağacından üç dal kesmişlerdir .Bu esnada köy halkından bir şahıs oradan geçmektedir.Söğüt ağacı bu şahsın eşi ve eşinin kardeşlerine aittir.köylü içinden şunları geçirmiştir:"bu ağaç üç yetim kız kardeşe ait,onlara danışmadan bunu niye kesiyorsunuz!bu haram değil mi ?"diye içinden geçiriyor.Ancak askerlerden de korktuğu için belli etmiyor.
Efendi hazretleri köylüyü yanına çağırıyor.Köylünün içinden geçirdiklerini yüzüne tek tek söylüyor,ve sen yetimlerin hakkını aramıyorsun nefsin eşinin hissesinin peşinde diyor ve yetim kız kardeşlerin adlarını söylüyor(Havva,beyaz,şemse)ve her dal için köylüye birer tane reşat altını veriyor(3 reşat altınıyla o günün behrinde yüzlerce söğüt ağacı alınabilir)yetimlerin hakkı öyle değil böyle korunur buyuruyor.Yetimlerin hissesini yaşları küçük olduğundan götürüp Osmanlı Bankasına yatıracaksın,evrakı getirip bana göstereceksin ve çocuklar büyüdüklerinde bu parayı alıp istedikleri gibi kullanacaklar.buyurdu. köylünün niyeti ise bu paranın tamamını nefsine geçirmektir.onun için sıkı sıkı tembih ediyor ve dönüşte evrakı kontrol ediyor.Mutasavvuf Esseyyid Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri askerleri ve getirilen hayvan  ve erzakları Fırat nehrinin yanında bırakarak Sinan köyüne gidiyor(Çünkü askeri komuta merkezinden gelen telgrafa göre ikinci bir emre kadar köyün alt tarafında-Fırat nehri kenarında kalmaları gerekmektedir.Köy halkına paniğe kapılmamaları,canları malları ve namuslarından endişe etmemeleri için atına binip köy meydanına ulaşıyor)Meydanda Köyün ağası ve saygın bir insan olan Arif ağa ile karşılaşıyor.Kendisini takdim ettikten sonra ilk kez karşılaştığı ve henüz adını sormadığı ağaya ismiyle hitap ediyor ve ağa ile sessizce konuşmalarını sürdürüyor. Mutasavvuf Esseyyid Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri’nin konuşmalarını dikkatlice dinleyen ağa şaşkınlık içinde kalıyor.6 ay gibi bir süre bu köyde konaklayacaklarını söyleyen Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri ağaya dönüp malınız, canınız ve namusunuz benim şahsımda devletin güvencesine alınmıştır endişe etmemelerini belirtiyor.Güvende olduğunu hisseden ağa Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri’ni evine davet ediyor.Bir süre sonra ağa sen dün gece bir rüya gördün anlat da tabir edeyim diyor.ancak ağa rüyayı unuttuğu için hem duraksıyor hem de efendim siz nerden biliyorsunuz benim ne rüya gördüğümü diyor. Şeyh Osman Efendi ‘’Arif ağa bunu bize yaratan Rabbim bildiriyor’’diyor ve ekliyor. Rüyayı sen gördün ve unuttun ben sana hem rüyayı anlatayım hem de tabir edeyim buyuruyor.Rüyayı anlatıp tabir ediyor. Hayretler içerisinde kalan Arif ağa efendi seni bu saatten sonra çadırda yatırtmam benim evim müsait burada kal ben ve çoçuklarım sana hizmet edelim diyor ve ağanın yoğun ısrarı üzerine   Şeyh Osman Efendi kabul ediyor.Askerin yanına gidip onlara gereken emirleri vereyim,subaylarımdan birine askeri ve ve hayvanları teslim edeyim ve eşyalarımı alıp geleyim diyor ve evden ayrılıyor.Arif ağa olanlar  ve anlatılanlar karşısında hala şaşkın bir haldedir.Ağanın yanına o sırada köyden Abdullah(Abdo) adında  köylüsü yanına gelerek ağa bu ne hal sana ne oldu hasta mısın?diyerek ağayı soruyor.Bir süre sonra Şeyh Osman Efendi teşrif ediyor.ve ağa ile birlikte ağanın evine geçiyorlar.
Bir müddet sonra köylü Abdullah(Abdo)ve diğer köylüler ağanın evine gelerek Şeyh Osman Efendi’yi ziyarete geliyorlar.Abdo düzme(uydurma) rüyasını anlatmak için müsaade istiyor.Şeyh Osman Efendi Hz. anlat bakalım diyor,ve Abdo başlıyor uydurma rüyasını anlatmaya daha rüyası bitmeden Şeyh Osman Efendi araya giriyor Abdo senin gördüğün bu rüyaya eşek rüyası derler!Sen rüya görmedin uydurdun! Diyerek sert bir şekilde uyarıyor ve azarlıyor. Abdo’ya dönerek  sen asıl babanın üvey kardeşine verilmesini vasiyet ettiği araziyi üvey kardeşin Mustafa’ya niçin vermiyorsun?onu söyle bak babanın ruhu  senden davacı ben o tarlayı Mustafa’ya verdim.ben öldüğümde o küçüktü.Abdo’ya Mustafa’ya vermesini söyledim,baban uzun yıllar oldu hala Abdo, Mustafa’ya vermediğini söylüyor. Şeyh Osman Efendi Abdo’ya o tarlayı Mustafa’ya devredeceksin diyor.Abdo tamam sonra veririm diyor.ancak vermemeyi içinden geçiriyor. Şeyh Osman Efendi ulan aptal için farklı dışın farklı söylüyor diyerek hemen tarlayı Abdo üvey kardeşine köy senedi ile resmen devrediyor Şeyh Osman Efendi Hz. Bir süre Arif ağanın konağında misafir oluyor. Daha sonra köy içinde kendisi için bir ev tahsil ediliyor ve  Şeyh Osman Efendi Hz artık ağanın evinde değil köy içinde kendisi için tahsil edilen evde kalıyor.(bu rivayet köylünün oğlu Paşa tarafından anlatılmıştır)

 

Adamın biri eşeğini dağda bırakır, Kurban sana emanet ettim, dermiş. Bir böyle, iki böyle; bir gün Şeyh Osman hazretlerini rüyasında görmüş. 

Şeyh Osman efendi demiş ki:

"Bari eşeğini kazığa bağla, öyle emanet et, beklemekten yoruldum" demiş.

 

Şeyh Osman Efendi Hazretleri zamanında bir evde mevlit okunmuş. Dervişlerden bir kısmı "şeyh bizim odadaydı", diğer dervişler ise "hayır bizim odadaydı" demişler. Şeyh Osman Hz.lerine sormuşlar. "Her üç odada da vardım" demiş.

 

Şeyh Ali Efendi şeyhliği zamanında Türkiye en bol zamanını yaşıyor,  Fakat bir sene oralarda ekinler olmamış. Geleni, gideni çok olduğu için Hatice Anne onları nasıl doyuracağım diye düşünüyormuş. 

Şeyh Ali Efendi Hatice anneye demiş ki;
- Yastıkların içini boşalt ta götürüp Malatya'da satayım ve parasıyla da bir şeyler alıp geleyim. Dervişler aç kalmasın. 

İşte  bu sözü söylediği gün Şeyh Ali Efendi secdedeyken rabıta halinde öylece bir süre kalakalmış. Bu arada Şeyh Osman Efendi Hızır A.s  birlikte gelip, Hatice anneyle açıktan görüşüyorlar. Şeyh Osman Efendi Hatice anneden bütün zahire dolaplarının ve diğer yiyecek kaplarının yerini soruyor. Sonra bunların hepsine elini sokuyor. Hızır A.s da sokuyor ve o gün, bugündür  yiyecekler eksilmiyor, eskisi bitmeden yenisi doluyormuş.

Bu arada Şeyh Osman Efendi Şeyh Ali Efendiye şöyle diyor:
- Ali, oğlum, biz öldük mü ki, sen yastıklarını satıyorsun.

 Şeyh Osman Efendi;
- Ali, ben çok keramet gösterdim, kıymetini bilmediler. Sen gizli açık keramet gösterme demiş

Şeyh Osman Efendi dervişlerden birine alışveriş yapması için bir miktar para veriyor. Alış veriş yaparken para yetmiyor.derviş kendinden katıyor. Sonra hamama gidiyor, parası yetmiyor. Yıkanırken su bulunan yere tası daldırınca kattığı parayı orada buluyor. Sonra eve geliyor. Şeyh Osman Efendi, paranı aldın mı, diyor. Sana borcum kalmadı, diyor.

 

Avamdan birisi Şeyh Osman R.A. yı duyar. Gider ve der ki
Efendi ben sizin tarikata girmek isterim. Kabul ediniz. Şeyh mübarek
Deftere bakayım yer varsa alırız deyince
O nasıl iş anlamadım, dervişiniz çok olsun istemez misiniz
Şeyh mübarek Allah C.C: ye niyazda bulunur ve adamdan perde kalkar ve bakar ki odadaki herşey tabak çanak, merdiven, merdiven basamakları heriey Allah (c.c) yı zikrediyor Adam şaşırır Şeyh mübarek R.A.
Oğul oğul bize dervişten çok ne var….

 

 

Şeyh Osman Nuri Efendi Hz.leri bahçede otururlarken bir misafirin geldiği haber verilir. Misafir içeri alınır..

- Merhaba Şeyh efendi. Ben bir Binbaşıyım.. Birçok ülkede gezdim, birçok şehirde.. Önüme gelen her dinin alimine bana Allah'ı (c.c.) ispat etmesini istedim.. Ne keşişi, ne hahamı, ne hocası bana istediğim şekilde tatmin kar bir şekilde Allah'ı (c.c.) ispat edemedi... Bende senin namını duydum.. Dediler ki Malatya'da bir şeyh var ismi Osman'dır, kendiside senin gibi Binbaşıdır.. Sen onun yanına git O sana Allah'ı ispat eder.. Şimdi soruyorum.. Sende Binbaşı, bende Binbaşı, hadi bana Allah'ı (c.c.) ispat et ...

- Hele otur Binbaşım der Şeyh Osman (k.s.) Lütfü Oğlum çay yap.. binbaşımla içelim..
- Öncelikle hoş geldin sefa geldin binbaşım, durumlar nasıldır ahval nedir .. (birkaç dünyevi sohbet ve çay gelir)
Şeyh Osman (k.s.) Binbaşıya sorar..

- Binbaşım falanca zamanda falanca memlekette falanca gün şöyle bir rüya gördün..

Rüyanda Sen bir gemide gidiyorsun ve bir hanımla tanıştın. Onula hoş sohbet derken geminin güvertesine çıkmak istediniz, kadın önden sen arkadan çıkarken, sen kadına sarkıntılık ettin, tam denize düşüp balıklara yem olacaktın ki; geminin seyran direğine denk geldin, onu tuttun ve denize düşüp boğulmaktan kurtuldun.

VALLAHİ BİLLAHİ DOĞRUDUR, İYİDE BEN BU RÜYAMI HİÇ KİMSEYE ANLATMADIM, SEN NEREDEN BİLİYORSUN.. SEN ORADAMIYDIN ..

Binbaşı.. Senin inanmadığın ALLAH (c.c.) bana söyledi, bende sana söylüyorum..

Bir bardak çaydan sonra
Şeyh Osman Nuri Efendi gene binbaşıya dönerek..

Falanca tarihte falanca memlekette falanca günde gene bir rüya gördün.. Rüyanda Ata binmiş son sürat gidiyordun.. o kadar süratli gidiyordun ki yolun bitip uçurumun sonuna geldiğini ancak atın tökezlemesi ve senin uçuruma düşmenle anladın.. Tam düşüp parça parça olacaktın ki bir el seni tutup kurtardı..


VALLAHİ BİLLAHİ DOĞRUDUR, İYİDE BEN BU RÜYAMI HİÇ KİMSEYE ANLATMADIM, SEN NEREDEN BİLİYORSUN.. SEN ORADAMIYDIN ...

Binbaşı.. Senin inanmadığın ALLAH (c.c.) bana söyledi, bende sana söylüyorum..

BİNBAŞI AYAĞA KALKAR VE
Şeyh Osman Nuri Efendi’ye DÖNEREK...

SEN evet ŞEYHSİN İŞTE BENDE SENİN ŞAHADETİNDE MÜSLÜMAN OLUYORUM.
Der ve şahadet getirerek müslüman olur

Düzenleme:Site yönetimi

İletişim

ali-osman-ali@hotmail.com

Bu sayfada dakika saniye misafirimiz oldunuz .....Copyright © 2007 Tümhakları saklıdır. Site Hakları ve Sorumluluğu Akcadaghaber.com'a Aittir.
Duyurular
Örüşkü İlahi Grubu'nun 2009 yılı kaset ve CD'leri çıkmıştır.Temin Yeri Akçadağ Aşağı Örüşkü Köyü
Kısa bir süre içerisinde Osman Nuri Bağdadi Ölmeztoprak(K.S) ve Ali Kara(K.S) Efendi Hazretlerinin sohbetlerinden kesitlere sitede yer verilecektir.4 Ekim 2009 tarihinde Yozgat'ta Şeyh Osman Efendi anılmıştır.
3 Mayıs 2009 tarihinde Aşağı Örükçü köyünde Şeyh Ali Kara Efendi anılmıştır.

Ziyaretçi Defterini Oku Ziyaretçi Defterine Yaz