

Şeyh Ali Kara hazretlerinin şu sözlerini ilave edelim; “Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir.”
Şeyh Ali Kara hazretleri, bir gün bir yere gidiyordu ki, o zaman bende cift sürüyordum. Mübarek selam verdi ve biraz yanımda durdu. Allahu Teala hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlattı. “Oğul” dedi, “Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider.” diye buyurdu ve arkasından; “Şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır.” diye buyurdu
ŞEYH HACI ALİ KARA (AŞAĞI ÖRÜKÇÜLÜ ALİ EFENDİ)
Şeyh Hacı Ali Efendi, Akçadağ'ın Aşağı Örükçü Köyünde 1900 yılında dünyaya gelir. 29 Nisan 1971'de de yine aynı köyde vefat eder. Defnedildiği köyünün mezarlığında üzerine görkemli bir de türbe yapılır.
Babası Aliseydi Efendi, anası Fatıma Hatun olup; ailesi tümüyle çevresinde ibadetli, ihlâslı, güven duyulan saygın bir aile olarak tanınır.
Ali Efendi, daha küçük yaşlarda iken iyi ahlakı, davranışları, sevecenliği ve dini bilgilere olan aşinalığı ile dikkatleri çeker. Çevresindeki hocalardan ders alır ve zahiri ilimlerde kendisini yetiştirir.
Askerliğini Malatya şehir merkezinde yaparken, zamanın gavsı, Mürşidi Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak ile karşılaşır. Kendisini bekleyen asıl manevi hayatı ve ilerleyeceği geniş ufuklar bu karşılaşmadan sonra başlar. Bu büyük mürşidin manevi tasarrufu, cehd ve gayreti ile tasavvuf âleminin engin ufukları kendisine safha safha açılır ve büyük makamlara ulaşır.
Binbaşı rütbeli Eşeyyid Osman Nuri Ölmeztoprak "Şeyh Osman Efendi" subay elbiseli olduğu halde birgün Malatya Yeni Camii'nde Kur'an okur. Ali Efendi genç bir askerdir ve bu Kur'an okumanın öylesine etkisinde kalır ki, kendi kendisine, bir daha aynı kişinin Kur'an okumasını dinlemek nasibini tattığında cebindeki bütün harçlığını tasadduk edeceğine söz verir. Arzusuna kavuşur ve harçlığının tamamını dağıtır.
Etkili sesiyle Kur'an okuyan zat, Binbaşı Şeyh Osman Efendi'dir. Seyyid Neslindendir, Bağdat doğumludur ve kendi ifadeleriyle Türkiye'ye Ali Efendi'yi irşat için manevi olarak görevlendirilmek suretiyle gönderilmiştir.
Ali Efendi, Esseyyid Şeyh Osman Efendi'ye intisap eder. Bu bir yerde Şems ile Mevlana'nın buluşması, bir kıvılcımın bir meşaleyi tutuşturması gibidir. Şeyh Osman Efendi gösterdiği olağanüstü halleri ve keşfi zahiri ile dikkatleri üzerine çeker ve
en büyük eseri olarak, Şeyh Ali gibi bir halifeyi yetiştirmiş olur.
Her talip, hele hele halife namzedi her mürid, üstadı olan mürşidine sonsuz bir saygı ve teslimiyet ile bağlanır. Ali Efendi'nin ise bir başkadır üstadına bağlılığı... Örnek edebi, teslimiyeti ve hizmeti... Ali Efendi, şeyhini ziyaret etmeye niyet ettiğinde üç gün önceden birşey yemez ve içmez, bedenen ve ruhen kendisini ziyaret edeceği efendisinin huzuruna hazırlar.
Olaya tanık bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Ali Efendi ile birlikte Şeyh Osman Efendi'yi ziyaret etmek üzere köyden ayrılırken, hanımı "Hatice Ana elime bir bohça verdi ve; (içinde yiyecek var, Ali Efendi şeyhe gideceğim diye üç gündür hiçbir şey yemedi, içmedi. Ola ki yolda takatsiz kalır, gidemez, sen bu yiyeceklerden yedirmeye çalış) tembihinde bulundu. Öğle vakti Sultansuyu'nun kıyısına kavuştuk. Yemek ve namaz için mola verdik. Ben bohçayı açıp "hele gel bir beşler yiyelim efendim" dedim. Karnının tok olduğunu söyleyerek gelmedi. Ben ısrar edince: "Biz kimin ziyaretine gidiyoruz, ne için gidiyoruz, midemizde dünya nimetleriyle mi huzura çıkalım?" dedi ve namaza durdu..."
Şeyhinin huzurunda oturması da bir başkadır Ali Efendi'nin. Bunu da yakından izleyen bir arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Osman Efendi dervişleriyle sohbet ediyordu. Herkes boynunu eğmiş dinliyor, kimileri anlıyor, kimileri de anlamaya çalışıyordu. Ali Efendi de aramamızda bulunuyordu. Diz çökmüş ve öyle bir tefekküre dalmıştı ki, ölü mü, diri mi, belli değildi. Yüzüne konan bir karasinek burnunun üzerine geldi ve orada kanını emmeye başladı. Yanında bulunuyordum sinek bir damla kan çıkardı.. Benim içimden bu sineği kovalamak geldi. Ali Efendi ise, şeyhin huzurunda edebe aykırı olur diye elini kaldırıp sineği bile kovalamak istemedi ve hiç kıpırdamadı... Sanki mürşidinden manevi bir akım alıyordu ve kıpırdadığında bu akım kesilecekti..."
Aynı derviş: "Ben de Ali Efendi'nin huzurunda otururken aynı edebi göstereceğim diye geçirdim. Ve Ali Efendi'nin huzurunda otururken bana da bir sinek gelip burnumun ucuna kondu. Sanki eline sivri bir çivi almış burnumu oyuyordu, çok sabrettim dayanamadım ve sineğe öyle bir çarptım ki, Şeyh Ali Efendi bana bakıp tebessüm etti (Sinekler de çok acıtıyorlar değil mi?) dedi.
Mürşidine böylesine edep ve teslimiyet ile bağlanan Ali Efendi, onun tasarruf ve irşadı ile kemale erip irşada mezun olduktan sonra bile kendisini ortaya koymamış, Şeyh Osman Efendi dünyasını zahiren değiştikten sonra bile, hep Şeyhini göstermiş "Biz Ancak Şeyh Osman’ın bir teşbih memuruyuz" demiştir.
Bir dervişi buna ilişkin bir halini şöyle anlatır: "Bir gece rüyamda Ş. Ali Efendimiz, bana bir bardak çay ikram etti. İçerisini şekerle doldurduğu çay bardağını içmem için sunarken gözlerime baktı... Uyandım ve ilahi yazmaya başladım. Kısa zamanda defterler doldurdum. Şeyh Efendimin yanına geldiğimde bana, (Şeyh Osman çok büyük bir şeyhti, bazı dervişlerini de ilahi yazdırarak irşad ederdi) dedi. Gece rüyada sunduğu badeyi bile Şeyhine maletmiş, 'El kendinin, himmet onundur' demek istemişti".
Mürşidi Şeyh Osman Efendi de: "Biz Ali için Bağdat'tan geldik... Ali'ye gitmeyen bize gelmesin. Ali bizim halifemizdir. Yükseldiği makamlara hak ederek ulaştı" buyurur ve Ali Efendi'yi irşada mezun eder.
Ali Efendi'nin yetiştiği ve yaşadığı çevre bir bakıma orta çağ devri yaşamaktadır. İlkellik, cehalet ve adam öldürmeye kadar varan olaylara sık sık rastlanmaktadır. Dini bilgiler yetersiz, ibadetleri ise bilinçsiz ve şeklen yapılmaktadır. Ş. Ali Efendi, büyük bir irade eğitimi, ibadet, riyazet, teslimiyet ve himmetle şeyhinden almaya hak kazandığı hilafet görevini işte böyle bir ortamda yerine getirme gayreti gösterir. Elli yıla yakın süren dervişlik ve şeyhlik hayatında İslami örnek ahlakıyla binlerce insana imanı ve ahlakı yaşatmaya çalışır. Çevresindeki kurt ile kuzu birlikte yaşar hale gelir. Adam öldürmeler, hırsızlıklar, ağaç ve harman yakmalar ortadan kalkar. Çevrede ve müridleri arasında İslam'ın da, devletin de, toplumun da arzuladığı bir uygarca yaşama ortamı kurulur. Huzuruna gelenler, sohbetinde bulunanlar büyük çoğunlukla ve manevi bir etki ile bütün kötü huylarını terk ederler. Bilinçli ibadet, devlete ve millete hizmet, Allah rızası için sevmek ve sevilmek devri başlar...
Her köye okul açılmasında öncülük eder, iki kızına tahsil yaptırır, öğretmenlere büyük ilgi ve sevgi gösterir. Bazıların elektrik şeytan işidir, günahtır dediği bir dönemde jeneratörle evine cereyan temin eder, radyo aldırır, telefon çektirir, köye ilk traktörü sokturur... Hep yenilikten yanadır. Gelişen hayat tarzına ve teknolojiye uyunuz "Allah'a zaman şartları içinde gidiniz" der.
Bir vatandaş olarak devlete ve kanunlara son derece saygılıdır. Hac farizasını yerine getirip yurda dönüşünde sınır kapısından içeri girmeden başındaki sarık ve terliği çıkarır şapkasını giyer. Tepki göstermek isteyenlere de, "Benim Devletimin kanunları, şapka giymeyi gerektiriyor. Kaldı ki sarıkta, terlikte, şapka da pamuktan... Kisvet önemli değil, bunda bir beis yoktur" der.
Şeyh Ali Efendi'nin söz, sohbet ve örnek ahlakı halka halka yayılıp Rusya'da Batum'a ve Suudi Arabistan'a kadar uzar... Ziyaretine gelirler ve istifade etmiş olarak ayrılırlar. Genelde Kadiri Yolu'nun şeyhi olarak bilinir. Oysaki belli olan 12 kolun dokuzu için yetkilidir ve bizzat kendisi Nakşî çalışır. Rufai Kolunun bir nişanesi olarak dervişleri zaman zaman ateş alıp şiş vururlarsa da Ali Efendi bu gibi burhanlara itibar edilmemesini, iman ve ahlaka önem verilmesini öğütler.
Çevrede oldukça güçlü ve saygın bir müftü, ateş alma ve şiş vurma olayını soruşturmak için bizzat görevlendirilir. Müftü, Ali Efendi'nin bir grup dervişi ile resmi görevli olarak Şeyhin huzuruna gelir. Yolda dervişlere: "Şeyhinize bazı sorular soracağım, siz gücenmeyin" der ve gelirler. Bir saatten fazla otururlar. Ali Efendi, hep konuşur ve sohbet eder, müftüye gerçek kerametin iman ve ahlak şuurunu aşılamak ve yaşatmak olduğunu vurgular, müftüye ayrıca manevi iltifatta bulunur. Müftü Efendi ise, huzurda sadece oturur ve dinleme durumunda kalır, hiçbir şey söylemez ve sormaz. Şeyhin huzurundan ayrıldıktan sonra, birlikte geldikleri dervişler Müftü Efendi'ye, "Hani sen şeyhe sorular soracaktın, oysaki hiç sesin çıkmadı, hep sustun" diye sorarlar. Müftü Efendi gayet sakin ve mest olmuş bir halde, "Ben soracaklarımın hepsini gönül dili ile sordum, kendileri de sohbetleri içerisinde hal diliyle cevapladılar. Okuduğum kadarıyla bir evliyada bulunması gereken hallerin hepsi şeyhinizde mevcut. Haza Evliya, helal olsun size" der...
Günün birinde bir Çingene gelir ve intisap etmek ister Çingeneye ders tarif eder. Seri bilgileri anlatır, ibadeti talim ettirir. Çingene zaman içinde İslam'ın vecibelerini yerine getirir ve sadık bir derviş olur. Çingenenin bu durumunu yadırgayan bazı çevreler, şeyh için: "Ali Efendi'nin şeyhliğine diyeceğimiz yoktur amma, çingeneye de ders verip tarikatı ayağa düşürdü" diye dedikodu etmeleri üzerine Şeyh Ali Efendi, "Değil Çingeneye tüm canlılara, hayvana bile hürmet edeceksiniz, Allah'ı zikretmeye davet edeceksiniz" cevabını verir.
Elbette her kemalin bir zevali vardır. Ve her nefis ölümü tadacaktır. Şeyh Ali Efendi de yetmiş yaşını geçmiştir. Elli yılını tasavvufun içinde İslam ve ahlak yolunda harcamış, nice dil bilmez edep-erkân anlamaz insanların olgunluğa ermesinde nefes tüketmiştir. Bir gece vakti terasa çıkıp mehtabın ışığında ellerini dua için kaldırarak: "Allah'ım yeter" artık dediği duyulur. Bu dilekten üç gün sonra Malatya'ya gelir. Üç gün sürüyle tanıdığı eş-dost ve dervişlerini tek tek ziyaret eder, vedalaşır. Kimin bir bardak çayını kahvesini içmişse helalleşir. Son gün mezarlığa uğrar, yanındakilere: "Şeyhler de ölürlerse mezarları mermerden olmalı" der. Köyüne, Aşağı Örükçü'ye döner ve iki gün sonra 29 Nisan 1971 perşembe günü sabah namazını kılar, Kur'an okur, Delaili Hayrat dersini okurken ruhunu Allah'a teslim eder. Cenazesine binlerce gönül dostu katılır ve kabrinin üzerine bir türbe yapılır. Her 29 Nisan yıldönümünde adına okutulan Mevlit için binlerce insan büyük bir huzurla dergâhına toplanırlar. Bu büyük gönül dostunu anarlar, birbirleriyle tanışırlar.
Menkıbeleri ciltleri dolduracak kadar çoktur, burada anlatılması mümkün değildir. Geride bıraktığı sevgiye dayanan iman ışığı ve ahlaki izleri başlı başına bir keramettir. Türbesi her yöreden ve her kesimden gelen insanlar için bir teselli, bir huzur kaynağıdır.
Sağlığında dervişi olan bir köy bekçisi, işler bir yolun sakin bir saatinde elinde mavzeri ile giderken Ali Efendi'yi hatırlar, üzerine methiye söyler ve cezbe haline (İlahi sarhoşluk) girer. Yola uzanıp çırpınır, elinden tüfeği düşer. Neden sonra kalkıp gider. Tüfeğini orada unutur. Bu hali geçtikten sonra iki gün geçer, ancak tüfeği yoktur. Ali Efendi bekçiye haber gönderir: "İki gündür bize tüfek bekçiliği yaptırıyor, gidip tüfeğini yolda yuvarlandığı yerden alsın" der. İnsan ve arabaların geçtiği
yolun ortasındaki tüfeğe iki gündür hiç birşey olmamıştır... Bekçi gidip tüfeğini bıraktığı yerden alır.
Bir yatsı sonu yatma zamanıdır. Şeyh Ali Efendi, yatağının pencere önündeki sedirin üzerine değil de dibine yapılmasını ister. Hanımı ise sedirde kendisine özel bir yatak açar. Şeyh'in aşağı yanıma gel" derse de sonunu göremeyen hanımı yatağına girer... Biraz sonra pencerenin önündeki dut ağacından iki el silah sıkılır, camlar kırılır ve av tüfeğinin saçmaları yatağa saplanır. Hanımı kendisini Şeyhin yanma atar. Şeyh, "Ben sana demedim miydi yanıma gel diye" şeklinde takılır. Olay köyde çabuk duyulur ve şeyhi vurmak isteyen kişi tespit edilir. İntikam almak isteyen bir grup sabahleyin dergâha gelerek Şeyh'ten izin almak ister. Bir de bakarlar ki öldürmek istedikleri kişi, Şeyh'in odasında, hem de Şeyh'ten yukarıda sedirde oturuyor... Şeyh, eliyle adama üzüm ikram ediyor... Şaşıran müridleri "Hiç değilse beddua etsen ya" diye içlerinden alıp verirler. Şeyh Ali Efendi: "Bizim görevimiz beddua değil, dua edip ıslah olmasına çalışmaktır" der. Şeyhin bu niyeti ve davranışı karşısında akşam evi kurşunlayan adam tövbe eder ve zararsız bir komşu olur.
Aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmiştir. Kendisini halen rabıta eden bir dervişi muayene olmak için Hacettepe Hastanesine gider. Niyeti bölüm başkanı Prof. Dr. Doğan Remzi'ye muayene olmaktır. Resmi-özel tüm yollan denese de en erken iki ay sonraya gün verilir. Profesörün bekleme yeri tıklım tıklım hasta doludur. Mürid, kapının karşısındaki kanepeye oturur ve dünyasını değişen şeyhini düşünür. "Şayet tasavvufun devam ediyor ve bize himmetin ulaşıyorsa göster, benim bugün muayene olmamı eve akşam Malatya'ya dönmemi sağla" diye çağrıda bulunur. O sırada içeriden kendi adı ile çağrılır ve hemen içeri alınır. Muayene olmak istediği Prof. Dr. Doğan Remzi, salonun ortasında asistanları ile birlikte müridi karşılar ve: "...Buyurun, sizi bir yerlerden tanıyorum galiba, bizzat ben muayene edeceğim, geçin şöyle." der ve güzel bir muayene eder. Böylesine sıcak bir ilgiye asistanlar da şaşırır, kalırlar. Derviş, yaşadığı bu olayla zaten yarı yarıya tedavi olur. Şeyhini de bir kez daha denemiş olduğu için ayrıca mahcupluk duyar...
Şeyh Ali Efendi ile bir müridi Söğütlü Camiinde Cuma Namazına birlikte giderler. Genç mürid her ne kadar geride kalmak isterse de cemaat nizamı gereği Cuma'nm Farz namazı kılınca Şeyh Ali Efendi ile dirsek dirseğe yan yana namaza dururlar ve Mürid bundan sonrasını şöyle anlatır: "...Tekbirle namaza başlar başlamaz Şeyh ceryan üreten bir motor gibi oldu ve ceryana tutulmuş bir titremeye yanmaya başladım. Dirseğimi çektiğimde ceryan akımı kesiliyordu. İçimden, Efendim sen bilirsin titremeden abdestim bozulabilir, yanımdakiler beni hasta sanırlar, bu hali benden uzaklaştır dedim ve bir anda kaskatı buz gibi oldum. Ömrüm boyunca böyle bir cuma namazı daha kılamadan şeyhin halini zahiren yaşamakla gördüğüm âlemleri unutmam mümkün değildir. Şeyh Ali Efendi Allah'a olan yaklaşımı, Ondan aldığı feyiz ve nur ile sanki bir dinamo olmuş elektrik neşretmekteydi".
Bu hali bizzat yaşayan müridi namaz sonrası halini ise şöyle anlatmaktadır: "Şeyh Efendi ile Cuma namazı sonu camiden çıktık. Yürüdüğü caddede trafik tıkanır gibi oldu, tanıyan da tanımayan da Şeyhin arkasına takıldı. Bu izdihamdan kurtulmak için Şeyh Efendi benim elimden tuttu ve bize müsaade edin bir lokma yemek yiyelim" dedi. Hemen aradaki bir lokantaya giriverdik. Lokanta içkiliydi. Bir masaya oturduk bir arkadaş daha vardı ve kebap ısmarladık. Benim içimden (bu lokanta içkili imiş ayıp oldu) geçti. Kebaplarımız gelinceye kadar içenler içkilerini döktüler, lokantacı da vitrindeki şişelerini kaldırdı. O günden sonra bu lokantada içki görmedin ve sahibinin içki ruhsatını iptal ettirdiğini öğrendim. Önce niçin içkili lokantaya girdik diye kızıvermiştim, gördüğüm o manzaradan sonra da niçin böyle düşündüm diye üzüldüm ve anladım ki, önemli olan içkili lokantaya girip girmemek değil, giripde içkiyi kökten kaldırtmakmı, diye düşündüm".
Takdir edilir ki, veliler gösterdikleri olağanüstü halleri ve bıraktıkları menkıbeleri ile tanınır, saygınlık kazanırlar. Yukarıda da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi'nin günümüze göre tüm hayatı bu hal ve örnek davranışlar ile geçmiştir. Bunların hepsini buraya sığdırmak mümkün değildir. Ancak, birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.
Şeyh Ali Efendi Ancar Köyünde bir dervişinin evinde sabah kahvaltısındadır. Günün imkânlarıyla sofrada çökelek de vardır. Ali Efendi yumuşak' ekmeğiyle çökeliğe uzanır, ekmeği ile çökeliği alacağı sırada kısa bir duraklama geçirir ve ekmeğin içine aldığı çökeliği almadan geri bırakır. Bu davranışının sadece ev sahibi farkına varır. Sonradan araştırır ki, evin hanımı sofraya konulan çökeliği bir yetimin evinden getirmiştir.
Şeyh Ali Efendi bahçede dervişleri ile sohbettedir. Komşu Eğin köyünden bir dervişine: "Sizin köyde arkadaşlarınız bir büyük yılanı öldürmek için uğraşıyorlar.. Çabuk git o yılanı öldürmesinler, o yılan zararsızdır..." der ve Eğinli mürid atına atlayıp yakın mesafedeki köye hızlı şekilde koşturur. Köye geldiğinde epey bir kalabalık yolun kenarına toplanmışlar ortalarındaki yılanla uğraşıyorlar.. Gelen adamı müjdelerler (bir büyük yılan öldürüyoruz...) gelen adam yılanın yanına gelir, gerçekten de büyük bir yılandır... Yılan ölmek üzere iken başını kaldırır şeyhin gönderdiği adama bir bakar ve başı yere düşer. Taşlı sopalı kalabalık şaşkın şaşkın olanları izlerler ve adam şeyhin mesajını söyler; "Bu yılan zararsızdı ve inanmış hayvanlardandı" der.
Şeyh Ali Efendi, tekkesinde yüz kişinin üzerinde bir topluluğa sohbet eder. Sohbette değişik konulara değinir. Sohbet sonrasında dışarıya çıkan müritler sohbetin bir değerlendirmesini yaparlar ve başka başka şeyler duyduklarını söylerler. Birinin duyduğunu sanki öbürü duymamış, herkes kendi sorununa çözüm getiren sözleri anlamıştır. Ortaya çıkan sonuçtan hayret ederler... Tekrar içeri dönerler ve Şeyh Ali Efendi; "Bir doktora yüzlerce hasta gelir ama her hastanın durumuna göre doktor reçete yazar" der. Aynı odada aynı sohbete herkes kendisine yararlı olan sözleri anlar, bu da bir keramettir imajını verir.
Akçadağ'ın alevi kesiminden bir minibüs dolusu misafir gelir Şeyhin türbesine. Beraberlerinde bir de koçları vardır. Koçu indirirler oradakilere; "Bu koçu kesip bu zatın hürmetine dağıtın" derler. Nedenini şöyle anlatırlar: "Bizim bir hastamız vardı Türkiye'de de Avrupa'da da epey hastane, epey doktor gezdirdik çare bulamadık. Varlığımızı harcadık imkânsız kaldık. Üzerine çok düştük yalvardık Allah'a, bir gece rüya âleminde bu zat "Şey Ali Efendi" geldi ve şifa diledi Allah'tan hastamız iyi olup ayağa kalktı. Biz de bu kurbanı adak edip getirdik...
Yine bir Alevi vatandaşımızın 85 yaşında bir ihtiyar anası vardır. Gözleri kapanmış, görmez olmuştur. Kunduracı olan oğlu anasını İstanbul'a götürür epey hastane dolaştırır. Doktorlar "bu yaşta bu gözlerin ameliyatla açılıp görmesi mümkün değildir" derler. Kadıncağız gerçeği öğrenince günlerce sabaha kadar ağlar ve bir gece Şeyh Ali Efendi rüyasına gelip ameliyat eder. Kadının gözleri açılır. Doktorlar bu sonucu bir türlü kabullenmek istemezler ve İstanbul'dan Aşağı Örükçü Köyüne Şeyh Ali Efendi'nin türbesini ziyarete gelirler.
Şeyh Ali Efendi öğretmenlere büyük ilgi duyar, onları sever, özel ikramlarda bulunur, birlikte söz sohbet ederler... Aşağı Örükçü Köyü, yani Şeyh Ali Efendi'nin köyünün ilkokulu öğretmen okulunun uygulama okuludur. Alevi, Sünni gruplar halinde öğretmenler gelirler. Kendi aralarında şeyhin durumunu ve kerametlerini tartışırlar... Alevi olan öğretmen ötekine; (Şeyhi ziyarete gidelim, ben soracağım soruları önceden yazayım, cebimize koyalım. Şayet biz sormadan kendisi bilir ve cevaplarsa hak veririm) der. Sorular tutanak halinde hazırlanıp saklanır. Ve Şeyhin huzuruna gelirler. Sorulacak sorular bir bir Şeyh tarafından cevaplandırılır ve öğretmenler birbirlerine bakışırlar... Bu arada zikir meclisi-halkası kurulur ve bazı küçük çocuklar ateş alırlar. Mangaldan alınan ateşler ağızlan yakmaz... Öğretmenler bunun nedenini sorarlar. Şeyh "Siz de namaz kılmaya başlarsanız, sizi de yakmaz" der. Söz verirler ve namaza başlarlar. Ortaya konulan ateşten alırlar yakmadığını görürler...
Başlangıçta da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi için akla getirilen ve söylenilen bu kerametler deryadan birer damla gibidir ve tamamını yazmak esasen mümkün değildir.
Kendisi şöyle tanımlamıştır: "Keramet; ateş almak, şiş vurmak, suyun üzerine post atıp namaz kılmak, havada uçmak, ya da başkalarının gönlünden geçenlere cevap vermek gibi basit şeyler değildir. Bunları zaman içerisinde istidraç sahipleri de, sihirbazlar da belli oranlarda yaparlar. Gerçek keramet, insanların gönlünde imanı ve ahlak şuurunu yaratmak ve İslam ahlakını yerleştirip yaşatabilmek, topluma hizmet etmektir".
Şeyh Ali Efendinin en büyük kerameti bu anlamdaki sohbetleri ve bir eğitimci, bir öğretmen gibi çevresini eğitmesidir. "Siz, değil bir çingeneye, horlanmış bir sarhoşa, bir insana, hayvanlara bile hürmet ediniz. Her canlının sizde hakkı olduğunu unutmayınız. Allah için seviniz ki Allah için sevilesiniz" demesidir. Kendisi 71 yıllık ömrü boyunca küçük çocukluğundan beri hal ve davranışları ile bunu işleye gelmiştir. "Size saldıran bir köpeğe bile sertçe "oşt" deseniz halinizi kaybedersiniz Kimseyi incitmeyin, incinmeyin ve halinizi, imanınızı koruyunuz" telkininde bulunmuştur.
"Hal ilmi" denilen manevi ilimler ve makamlar yanında, "kal ilmi" denilen yazılı bilimlere de aşina olduğunu bazan ihsas ettirmiştir. Bir öğretmen dervişi bizat yaşadığı bir anısı ile bunu şöyle ortaya koymaktadır: "Şeyh Ali Efendimizi tekkesinde ziyarete gitmiştim. Kayıpa yaklaştığımda içimden, Efendi, batını ilimler yanında bazan da zahiri kitapları karıştırmış olsa, psikoloji, sosyoloji ve felsefe gibi... geçti. İçeri girdiğimde Şeyh Efendi elindeki bir kitabı karıştırırken gördüm. Benim geldiğimi görünce, dönüp elindeki kitabı göstererek: "Bu adamlar yanlış yazmışlar, bilenler de yazıyorlar, bilmeyenler de..." dedi. Elindeki kitap lise sonda okuyan kızı Sadiye'nin felsefe kitabıydı... Son derece mahcup oldum. Ben içimden, biraz da bu ilimleri okusa derken, kendisi okunmasını arzu yanlışını ortaya koyuyordu.
Yakın zamanın büyük ermişi Şeyh Ali Efendi "Mübarek geceler için dervişlerine: "İmanını, halini koruyan ve Allah sevgisini yaşayan derviş için hergün bir mübarek gecedir..." derdi. Ve bir an için olsun Hak'dan gafil olunmamasını öğütlerdi. Zira mürşidi Eseyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'm kendisine ders aldığı gün verdiği ilk öğüdü de "Hak'dan Gafil Olma" olmuştu.
Sohbetlerinde bu sözleri söyleyen ve yaşadığı sürece uygulayıp uygulamaya çalışan Şeyh Ali Efendi, 1971'de dünyasını değiştiği gün, Akçadağ Jandarma ve Emniyet Teşkilatı üzüntü ve endişelerini dile getirerek: "Olan bizlere oldu. Ali Efendi hayatta iken yörede en ufak üzücü bir olay çıkmıyordu. Çok üzgünüz, korkarız ki, bundan sonra bizi çok meşgul ederler" derken aynı gün, Malatya Şehir Merkezinde ise, vefat haberini ilk duyan, hemde müntesibi bulunmayan bir şoför: "Artık dünyanın da önemi kalmadı, Ali Efendi de gittikten sonra yaşasakta bir yaşamasak da bir..."şeklindeki samimi sözleriye toplumun duygularınhı bu büyük insan için ifade eder...
Allah huzurunda görebilenlerce ve hissedebilenlerce âlemden âleme geçen ve dinamo gibi manevi cereyan neşreden Gönüller Dostu Şeyh Ali Efendi, her fani gibi bu aleme veda eder, 1971 de yüce dosta kavuşur. Geride bıraktığı örnek hayatı ve etkili sohbetleriyle etkisini sürdürür. Ölümsüzlüğe ulaşır. "Anıtlar yaklaştıkça, insanlar uzaklaştıkça" kuralı uyarınca Şeyh Ali Efendi de yıllar geçtikçe büyür ve her yıl Nisan ayı sonundaki yıldönümü mevlidinde binlerce insan bir araya gelir; türbe tekkesi yol boyunca ziyaretçilerle dolar taşar.
ÖRÜŞKÜ'DE BULUŞALIM
Sultanıma koşar adım
Gel beraber yaklaşalım
Mamur edip gönlümüzü
Örüşkü'de buluşalım
Kucak açmış şahım kula
Atılalım kollarına
Örüşkü'nün yollarına
Gül saçılmış koklaşalım
Dünya malı neye yarar
Nefis şeytan ruha zarar
Örüşkü'de kıldık karar
Sultanımda kaynaşalım
Yalan dünya çile dolu
Hakk'ı arar insanoğlu
Maneviyatın okulu
Şeyh Ali'mde buluşalım
Mürşitsiz yol alınır mı
Menzile hiç varılır mı
Derviş olan alınır mı
Nefsimizle savaşalım
Göğe değil gönle bak
Sana senden yakındır Hak
Benliğini O'na bırak
Hak yolunda sevişelim
Bugün matem günümüzdür
Osman Ali günümüzdür
Şeyh Ali'me sözümüzdür
Dergahında buluşalım
Cenab-ı Hakk'ın 21. yüzyılda gönderdiği aşıklar sultanı, marifet nurunun aynası gönüllerde ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük velilerdendir. İnsanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösteren, hakiki saadete kavuşturan büyük alim ve velilerdendir. 1900 (H. 1254) yılında Malatya ili Akçadağ kazasının Aşağı Örüşkü köyünde dünyaya geldi. İsmi Ali'dir. Babasının ismi Ali Seyyidi Efendi, annesinin ismi Fatıma Hanım'dır. 29 Nisan 1971 (H. 1325) senesinde irtihali dar-ı beka eylemiştir.
Şeyh Ali Kara küçük yaşta bulunduğu çevresindeki alimlerden zahiri ilimleri öğrendi. İlimde ve içinde bir aşk vardı ki, askerde iken Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleriyle tanıştıktan sonra bu büyük zatla mürid ve mürşid ilişkisi 18 sene sürdü. Şeyh Ali Kara hazretleri, Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri ile nasıl tanıştığını şöyle anlatmıştır: "Bir gün askerde iken çarşı iznine çıktığımda namazı kılmak için camiye girmiştim. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri gerçek aşk ile Kuran-ı Kerim okuyordu ki, ensesinin üzerinde bir nur peydah oldu. Mübareğin cemaline baktıkça kendimden geçtim. Sanki bir genç kıza vurulmuş gibi aşık oldum. Namaz kılındıktan sonra dışarı çıkınca hemen beklemeye başladım. Mübarek dışarı çıkıp bir oturak üzerine oturdu. Gittim elini öptüm.
Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinden ders istedim. Mübarek ismimizi sordu, "Ali" dedim. "Oğul biz Ali'leri severiz, ama sen git istihare yap gel," dedi. Gittim istihare yaptım. Rüyamda Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin, Cenab-ı Hakk'ın izniyle ve himmetleri sayesinde deftere yazıldıgımızı ve yükseklere cıkarıldığımızı gördüm. Bunları mübareğe anlattım. O günden itibaren Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleriyle tasavvuf yoluna başladım," demiştir.
Bundan sonra gerçek bir aşkla, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine tam teslimiyetle bağlanmıştır. Teslimiyet müridin mürşide madde ve manası ile teslim olması demektir. Maddde de her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, manada ise varlığının her zerresinde O'nu görmesi demektir. Esasen "Fena Şeyh" denilen mürşidde yok olma makamıda budur. Öyle bir haldir ki nasıl damlayi ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili bütün yazılan eserlerde ise teslimiyet su vecizle vurgulanır. "Teslimiyet, müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır." Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular ortadan kalkar, söylenen sözlere gönül kapıları açılır. Verilen emirler anında yerine getirilir. Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır.
18 yıl boyunca Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin yüksek teveccühleriyle seyri sülukunu tamamlamıştır. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri hiçbir dilin izah edemeyeceği kadar büyük bir manevi makam ve derecelere cıkarmıştır. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin sağlığında iken insanlari irşadla görevlendirmiştir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin 1943 (H 1297) yılında Yozgat'a gidip 23 Ocak 1944 )H 1298)'de vefatından sonra onun görevini tamamen devralarak manevi irşad hizmetine devam etmiştir.
Şeyh Ali hazretleri, yaşadığı zaman içinde yar, ağyar herkesin sevgisini ve takdirini kazanmış bir zattır. Onun insana cümle yaratılmışa gösterdigi şefkat merhamet ve sevgi duygusunun yüceliği hiçbir dilin vasıf edemeyeceği kadar büyüktür. Seyri süluku sırasında Hakk Teala tarafından sürekli belalarla sınandı. Takdire gösterdiği rıza aklın ve havsaların ötesinde bir tahammül şah eseridir. Hiçbir zaman tevazusunu terk etmedi. Daima kul olduğunun bilinciyle bir derviş gibi yaşadı. Dünya durdukça sultan olarak anılacaktır.
Şeyh Ali Kara hazretleri için, İlahi sevgi duygusunun yüceliği ile zamanın Yunus Emre'si manevi kemali ve aşkı ile devrinin Mevlana Celaleddin'i, yaptığı riyazet, ibadet ve insani irşad ehli yapan kuvvetli sohbet ve kerametleri ile asrının Muhammed Bahaeddin Nakşibendisi dersek belki biraz olsun onu anlatmaya calışmış oluruz.
Tüm hayatını en büyük düşmanlarımız olan nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak ile tevhidin inceliklerini öğretmeye yönelik söz ve sohbetle geçirdi. Etrafında toplanan insanların Cenab-ı Allah'a insanlığa ve devletine sevgi ve muhabbetle bakan irfan ehli insanlar olarak yetişmeleri için büyük çabalar sarfetti. Sayısız insana kendini sevdirdi ve manevi müşküllerine yardımcı oldu.
Hayatı tümüyle örnek alınacak, alındığında ise her iki dünyada mesut bahtiyar olunacak bir nur abide şahsiyetidir.
Hakiki imana kavuşan kimseler, Allahu Teala'nın himayesinde olurlar. Hakikate vasıl olmuşlardır. Bunlar hakkında hadis-i kutside buyuruldu ki: "Evliyam, kubbem (örtüm) altındadır. Onları benden başkaşı tanımaz. Bunların halleri, halkın anlayışlarına sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar öyle bir kafiledir ki, Allahu Teala'ya verdikleri ahde vefa gösterirler." Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Allahu Teala'nın öyle kulları vardır ki, kalbleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yani kerametleri vardır). Onlar, Allah katında şehidler mertebesindedirler."
Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamber, şehidler değildir. Enbiya ve şüheda onlara gıpta ederler. Onlar birbirine Allah rızası için muhabbet ederler."
Bir hadisi şerifte ise "İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer, ikinci kısım meleklere benzer, üçüncü kısım peygamberlere benzer." buyuruldu. Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yeyip içmektir. Bunlar hakkında A'raf suresinin 179. ayeti kerimesinde mealen buyuruldu ki: "onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar." ikinci kısımdakilerin maksadı melekler gibi tesbih, namaz, oruç gibi ibadetlerdir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadi aşk-ı ilahi, rızayı Bari, muhabbetullah ve Allahu Teala'ya teslim olmaktır.
Şeyh Osman deyince akla Şeyh Ali, Şeyh Ali deyince akla Şeyh Osman gelir. Şeyh Osman Nuri Hazretleri şöyle buyurmuştur: "Biz bir elmanın yarısıyız." Diğer bir sözünde ise; "Ali'ye gitmeyen bana gelmesin," demişlerdir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin ciğer paresi kızı Fatma Nur Sadiye'nin ifadeleriyle "babamı kimse layıkıyla anlayamamıştır. Birazcık olsun Şeyh Ali Hazretleri anlayabilmiştir." Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretleri ise; "Allah (c.c.) beni Ali için Bagdat'tan buralara gönderdi," buyurmuşlardır. Şems'in Mevlana için gönderildiği gibi...
Her halife Şeyhine bağlılığı, sevgisi ve övgüsüyle tanınır. Ancak Şeyh Ali hazretleri Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine bağlılığı bir başkadır. Şeyhini her ziyarete gidişinde olabildiğince içinde maddi ve manevi sevgi ve bağlılıktan ve saygıdan başka birşey götürmemeye gayret, özen gösterirdi. Üç gün önceden yemeyi içmeyi bırakır, bağırsaklarını boşaltırdı. Bunu Gotan Gölü köyünden Kara Baba adlı bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Ali hazretleri ile Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin ziyaretine gitmek için hazırlandık. Yola çıkarken Ali Efendi'nin hanımı bana gizlice yiyecek paketi verdi ve yolda "bunu Ali Efendi'ye yedir, üç gündür birşey yemiyor, aç," dedi. Bir su başında öğlen namazı için mola verdik, ben yiyecekleri çıkardım. Şeyh Ali Efendi; "Sen karnını doyur, ben tokum," dedi. Israr edince de; "Biz kimin ziyaretine niçin gidiyoruzç Midemizde bağırsaklarımızda dünya nimeti ve pisliği ile mi çıkalım," diye sitem etti. Efendisinin huzuruna böylesine temiz çıkmaya çalışan bir veli namzeti elbetteki büyük makamlara erecek ve çevresine ilim, irfan ve islami ahlakı saçacaklardır.
Şeyh Ali hazretleri teslimiyet ve saygıda rekor derecesinde efendisine bağlanmış ve aldığı ikram, erdiği derece ve makamları verdiği güç ile oldukça ilkel olan çevresinde İslam ahlakını tam anlamıyla ve severek, kendisi de manevi yaşantısı tam olgunluk yaşayarak insanların kalblerine cebab-ı Allah'ın ve Resulunun sevgisini nakşetmiştir.
Şeyh Ali Kara hazretleri, dünyasını değiştirdiği halde gösterdikleri keşif ve kerametleri, dilden dile, gönülden gönüle söylenmektedir. Bütün Allah dostlarının kerametleri anlatmakla bitmez ve kitaplara sığmazlar.
Şeyh Ali Kara hazretlerinin şu sözlerini ilave edelim; "Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir."
Şeyh Ali Kara hazretleri, bir gün bir yere gidiyordu ki, o zaman bende cift sürüyordum. Mübarek selam verdi ve biraz yanımda durdu. Allahu Teala hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlattı. "Oğul" dedi, "Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider." diye buyurdu ve arkasından; "Şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala'nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır." diye buyurdu.
1971'de dünyasını değiştirdiğinde bulunduğu Akçadağ ilçesi emniyet teşkilati bunu şu itirafı ile dile getirmiştir: "Olan bize oldu Şeyh Ali Efendi'nin varlığı ile çevrede yıllardır hiçbir olay olmamış adete kurt kuzu ile birlikte dolaşır olmuştu."
Şeyh Ali Hazretleri 29 Nisan 1971 (H 1325) senesinde vefat etmiştir. Doğduğu ve yaşadığı Malatya ili Akçadağ kazası Aşağı Örüşkü köyündeki türbesi, dünyanın her tarafından gelen ziyaretçi ve sevenlerinin ziyaret ettiği bir huzur ve nur abidesidir. Manevi irşadi devam etmektedir. Muhip ve müridani artarak dergaha hizmet etmektedir.
Cenab-ı Allah razı olsun। Sırlarını takdis eylesin ve bizleri feyizlerinden bereketlerinden faydalandırsın ve Cenab-ı Mevla şu aciz kulunu ve cümlemize kabirlerini ziyaret etmeyi nasib eylesin। Amin.
Nakşibendi meşayihlerinden ve evliyanın büyüklerinden Seyyid Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin oğlu Es-Seyyid M. Latif Lütfü Efendi, (k.s.) anılarında anlatıyor:
İkindi zamanı sobayı yakmak için bir kucak odun aldım yukarıya çıktım. Kapıyı açtım, içeriye girdim. Şeyh ikindi namazını kılmış rabıta alemine dalmıştı...
Bir ara döndü bana baktı: “Kimsin?” dedi. Şaşırarak: “Lütfü'yüm.” dedim. Bana: “Nerelisin?” dedi. Ben: "Bağdatlıyım." dedim. “Kimin oğlusun?” dedi. “Osman'ın oğluyum” dedim.... "Allaahhh! Huuuu!, Baakiii!, Allaahhh!” dedi. Tekrar ikinci bir sefer rabıtaya geçti... (Gözleri yumuk başı eğik bir halde, hareketsiz kalmak demek)
Aradan yarım saatten fazla bir zaman geçti. Ondan sonra gözünü açtı. Dedi ki:
“Oğlum ben mahşerden geliyorum. Suphanallah! Cenab-ı Hakk bize öyle bir selahiyet bahşetmiş ki... Arkadaşlarımızı aldık. Saf halinde sıratı geçtik. Bir müddet sonra bir tepenin başında bize bir seda aksetti:
“Osman bu tarafa, Osman bu tarafa!”
döndüm baktım bizim şeyh rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer... O da arkadaşlarını toplamış; sancağını bir ağacın başına dikmiş. Haşir saatini bekliyor. Arkadaşlar birbirimize karıştık. Ben de şeyhimin sancağının altına sancağımı diktim. Yanı başına oturdum. Haşir saatini bekliyordum. Bir müddet sonra yine yüksek bir tepeden bir seda aksetti kulağıma. Şeyh Ömer rahmetullah-ı aleyh:
“Abdülkadir Geylani Hazretleri (r.a.) seni istiyor... Ses yok; oraya git! Bir müddet sonra hep birlikte Allah’ın(cc), Peygamberin(sav) huzuruna çıkacağız!”
dedi. Arkadaşlarımı aldım. Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin (r.a.) arkadaşları arasına karıştık. Sancağımı sancağının altına diktim. Bir müddet sonra tekrar oradan sancağımı aldım arkadaşlarla beraber Haşir yerine gittik. Allah bize o kadar büyük bir selahiyet verdi ki. Haşir meydanında dolandık, dolaştık. Hiç kimse bize nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz? demedi... Fazl-ı Bari Cenab-ı Hakk bize na-mütenahi selahiyet bahşetmiş. Bununla beraber, yer gök melekleri bir ara tespih ettiler. Oradakilerden sorduk:
“Bu ne ki?” diye... Dediler ki:
“Rabbi’l Azze Cenab-ı Hakk zuhur edecek!”
dediler. Hakikaten bir müddet sonra Rabbil Azze Cenab-ı Hakk zuhur etti ve arkadaşlarıma da ferden ferda Cenab-ı Hakkı gösterdim. Bir müddet sonra yine yer gök melekleri tespih etti.
“Bu nedir?” diye onlara sordum. Dediler ki:
“Peygamber aleyhisselat-ı vesselam zuhur edecek!”
Neticede bir müddet sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem zuhur etti ve arkadaşlarıma gösterdim. Ondan sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem bana bir anahtar uzattı. Anahtarın üzerinde “La ilahe illalah Muhammeden Resullah” ibaresi yazılıydı:
“Osman, cennetin kapısını sen açacaksın!”
dedi. Hakikaten Cennetin kapısını açtım ve arkadaşlarla beraber içeriye girdik. Cenneti, Kur'an'da Cenab-ı Hakk az methetmiş; cennet daha fazla methe şayan bir yer. İçeri girdik ve herkesin makamına göre çalışması nispetine göre yerini ayırdık ve yerleştik. Vaziyet bundan ibaret."
“Allaahhh!, Huuu!, Bakii!, Hayyy!” diyerek gözünü açtı bana baktı ve döndü dedi ki: “Oğlum biraz evvel buraya kim gelmiş?” dedi. “Bendim baba.” dedim... “Ne dedim?” dedi... “Nerelisin?” dedin, ben de “Bağdatlıyım” dedim. “Kimin oğlusun?” dedin, ben de “Osman'ın” oğluyum"... “İsmin?” dedin, ben de “Lütfü”dedim... Bunun üzerine, “Ya Rabbi şükür! Ya Rabbi şükür!”... dedi. Üç defa şükür ettikten sonra tekrar secdeye kapandı, Allah'a hamdü sena etti... Sonra “Oğlum, ben elli altı sene evvel tekkedeyken bu hal Şeyhimin başından geçti... Şeyhim Rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer (r.a.); oğlu Necmettin’den (r.a.) bu suali sormuştu.. Allah bize de nasip etti. Dolayısıyla, Allah’a şükrederiz, vaziyet bundan ibaret." Allah büyüklerimizin şefaatine nail eylesin...
--------DOST---------
ŞAH OSMAN NUR SULTAN
ÖNCE ŞANI GELDİ SONRA KENDİ, BAĞDATTAN
EVLADI RESUL SEYİT NESLİDİR
KOKUSU GÜLDÜR, SOHBETİ HAKİKATTAN
HAKİKİ BİR ŞAHTIR,HAKİKİ BİR SULTAN
NUR CEMALİ FARKSIZDIR GÜNEŞTEN AYDAN
O BİR UMMANDIR İKİ CİHANDA
DURMAZ RUHANİYATI EDER DEVRAN
EY KOCA SULTAN NEKADAR ÖVSEK SENİ AZ
BÜLBÜLE BİTMEZ GÜLE, AŞK-I NİYAZ
DOSTUN BİLEN BİLİR TACINI TAHTINI
BİLMEYENLER BİLSİN YÜCE ŞANINI.(Yusuf Parlak isimli ziyaretçimizden)
Es Seyyit M. Latif Lütfü K.S. Anılarından (Oğludur)
Şeyh Osman Efendi feyzi herkese saçarak dağıtırmış. Şeyh Ali Efendi'ye, sana sayarak, bire bir, demiş. Bir çalışacaksın, bir karşılık alacaksın. Şeyh Ali Efendi de dervişlerine;
- Ben bire bir aldım, bire bir veririm, demiş.
Bir gün türbeye bir derviş gelip, eşiğe oturmuş. Şeyh Ali efendi dervişi bir türlü içeri çağırmıyormuş. Hanımı;
- Efendi, içeri çağır, yazıktır, demiş. Şeyh Ali Efendi şöyle cevap vermiş:
- Ben dervişlerimi Cennet'e derviş olarak değil, evliya olarak sokmak istiyorum. Onun için çağırmıyorum.
Şeyh Ali Efendi, Şeyh Osman Efendi'nin bahçesindeki pislikleri bir çuvala koyar. Sırtında cadde oratında geçirirmiş. Delik yeri eli ile tıkar, elinin üstüne pislikler akarmış.
ŞeyhAli Efendi diyor ki:
"Allah sıkıntı verir, o hayra vesiledir.Her sıkıntıda insan bir eksiğini tamamlar."
Allah'ın olmadığı zerre yoktur. Allah kendisini unutturacak sıkıntı vermesin.
Dervişteki bir damla gözyaşı ummandır. Ama o gözyaşını akıtmalı, öyle akıtmalı ki, içinde kaybolmalı.
Şeyh diyor ki: "Bir derviş yıkanıncaya kadar dahi tevhidi dilden bırakmayacak. Evliyanın içi de, dışı da temizdir
Şeyh Ali Efendi üç yudumdan fazla su içmezdi; çok susadığiı zaman dört yudum içerdi
Birisi şeyhe demiş ki: "Ben arkadaş sevgisi istiyorum"; şeyh de demiş ki: "Geriye ne kaldı ki..." Arkadaş sevgisini içimizde taşıyalım. Şeyhe ulaştıran arkadaştır.
Dervişler bir davete gitmişler. Yemekten bir kaşık alanın gözünden yaş akarmış. Dervişin biri demiş ki, yapan gözyaşıyla yapmış herhalde. Benim yemeğim ne ki, dervişlere nasip olmuş, demiş.
Şeyh diyor ki;
Gusülsüzsen, gusül alana kadar dilinden bir an dahi La ilahe illallah'ı dilinden bırakmayacaksın. Devamlı zikir halinde olacaksın ki, kalbine Allah'tan başkası taht kurmasın.
- Sohbet esnasında omzunuzda bir heybe olduğunu düşünün. Size lazım olanları heybenin ön gözüne, olmayanları arka gözüne atın.
HACI bıcı lakablı arkadaş bir gün Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri Malatya’da iken HACI bıcı demiş ki ŞEYHİM tartılak, ŞEYHİM tartılak demiş,bir yerde HACI bıcı tartıya çıkmış,herhalde 100 kilodan fazla gelmiş,HACI bıcı kaba ve şişman adammış,şeyh tartıya çıkmış,HACI bıcıdan daha ağır gelmiş.EEE ŞEYHİM demiş,ben senden daha kabayım ve şişmanım demiş,ama sen benden fazla geldin deyince şeyh gülümsemiş{bu şeyhin yemesinden kaynaklanan şişmanlık değil,,}dir…
- Benim dervişlerim çalışarak yol alır. Ahlakınızı güzelleştirin, gıybetten, kibirden sakının. Hayvanı bile küçük görmeyiniz. Hep kendimizi küçük görelim. Kendini kötü bilen, iyidir. Ben iyiyim diyen, çok kötüdür. Kendini kusurlu bil
Şeyh Ali KARA Efendi Hazretleri bir sabah vakti erkenden dervişlerinin kaldığı odanın kapısına varmış ki içerisi dumandan gözükmüyor iki elini kapının yanlarına dayayıp çok sinirli bir şekilde odada bulunanlara dönerek Şeyh Osman’dan haya etmesem sigara içen buraya gelmesin derim…demiş
ŞEYH ALİ KARA Efendi bir gün dervişleriyle bir dervişinin mevlidi ne giderken yolda koyun otlatan çobanın sesini duyuyor çoban ise (bahçesinde iki elma beni al,onu alma)deyişini söylermiş dervişinin birini gönderip çobanı getirin diyor,çoban geliyor çobana diyor ki çoban kardeş az önce söylediğin o deyişi bir daha söyler misin diye soruyor,çoban da utandığından ilk başta söyleyemiyor,sonra ŞEYH ALİ KARA Efendi ile birlikte söylüyor,çobana dönüp he çoban he deyip sakalına aşağı göz yaşları akmaya başlamış,çoban o deyişi sevdiğinin üzerine ŞEYH ALİ KARA Efendi ise Şeyh Osman Nuri Bağdad-i Hazretleri’nin üzerine getirmiş.
Dönemin Akçadağ müftüsü {Lütfü Ömer Efendi } ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin tekkesine gelirdi,Şeyhe söz ile bulaştı,ve aynı gece ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin tekkesinde kaldı,gece rüyasında{elini kızgın ateşe koyuyorlarmış,ve ŞEYH ALİ KARA Efendi’nin affeylermiş }bu müftü 400-500 adama da tesbih vermiş ALLAH ben beni deniyorum demiş ne görür gözüm,ne de ulaşır bir elim var,ALLAH zamanın gavsını gösterde biz ona tesbih edelim,Allah{c.c}göstermiş ŞEYH ALİ KARA Efendi’’yi,oda burnumuzun önündeymiş de zamanın gavsı diyerek yarabbi çok şükür bu mesuliyetten kurtuldum demiş,arada birde ALİ EFENDİ küçükler büyüğü görmezmiş diyerek hatasını affettirmeye ve makattan kalkarak kurban bura senin yerin sen layıksın biz kimiz demiş.
Bir gün tekkede dervişlerine sohbet ederken dervişlerin hallerine bakmış ve sohbet bittikten sonra hanımı Hatice ana’ya ben bunlara nasıl bakam demiş,görmüyün mü hallerini Hatice anamızda ŞEYH ALİ EFENDİ YE dönerek HOCA dervişlerine bakasın demiş Bir sohbetinde de BU TARİKAT GARİB GELDİ, GARİB GİDİYOR DEDİ,demek ki hepimizin haline bakmış ve yoklamış ki hiç birimiz bu tarikattan ve efendimizden anlamamışız ve anlamamaya da devam ediyoruz bir sohbetinde de bahrililer için 40 yıldır gelip gidiyorlar amma daha ruhları 6{altı} aylık dedi..
"Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. Insanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir." [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]
Bir maden mühendisi dağa nasıl bakar da onda madeni görür,tesbit ederse;bir evliyaullah da insana baktığında ondaki kabiliyeti görür ve tesbit eder" [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]
Nasıl yeryüzündeki her akarsuyun bir çıkış kaynağı varsa Allah`ın(c.c)rahmetinin kaynağıda allah dostlarıdır. [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]
Dilimizin söylediği gibi kalbimizin de Allah`ı (c.c)birlemesi gerekir. [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]
İnsan gönlünü Allah`tan gayri düşüncelerden arındırmadıkça hakiki tasdike ulaşamaz [ŞEYH ALİ{K.S}HAZRETLERİ]
Şeyh Osman Efendi(r.a):''Ali'ye gitmeyen bana gelmesin....Allah bizi buraya Bağdat'tan Ali için gönderdi....''
''Oğul Ali benim halifemdir,Ali'ye gidin ders tarifini,talimini ondan alın...''
Dervişlerimiz kul hakkı ile haram lokma ile Ahirete gelmesinler... ]
Derviş tarikatta aklı nisbetince yol alır
Derviş şeyhinin dediği gibi oturup kalkmadığı sürece derviş olamaz derviş dervişin gözü,kulağı olmalı,nasıl gözü olmadan göremez,kulağı olmadan duyamaz ise,derviş de derviş arkadaşsız olamaz.
Derviş ağyarla oturup kalkmamalı,benlik sıfatında olan dervişlerden uzak durmalı Derviş toprak olmalı,bedeni ibadete önem vermeli,derviş şeyhine sıdkı gönülden teslim olmalı ,cefayıda ,sefayıda hoş karşılamalı,derviş mert cesur ,doğru sözlü olmalı,derviş dervişliğini bilmeli,derviş nefsiyle mücadele etmeli,ruhu büyültmeli,nefsi baskı altına almalı
Derviş ALLAHIN kulu olmalı,nefsin kulu olmamalı
Derviş NAKŞİYE önem vermediği sürece tarikatta yol alamaz,derviş bu yolda canına kıymalı ki cananını (şeyhini) bulabilsin, derviş tarikatına leke getirmemeli
Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri'ne Malatya dışındaki illerden gelen dervişleri sormuşlar, Şeyh Ali KARA efendi'ye sizden sonra halifeniz kim? Şeyh Ali KARA efendi dervişlere dönüp bizim 63(altmış üç) tane çavuşumuz var,sizler bunların şeriatı düzgün olanlarla oturup kalkınız,yeri gelir çavuş beşerdir, yerinde kalır Dervişinin ALLAHA kadar yolu açıktır demiştir.
Bir sohbetinde de derviş bir çalışır ise çavuş 10(on) çalışmalı ki dervişe örnek ola .
Düzenleme:Site Yönetimi

Bağdat’tan Yozgat’a uzanan yılların ilk başlangıcı Şeyh Ömer Ziyaeddin Hz.nin(şeyh osman bağdadi hz. şeyhi)bir sohbet esnasında "Osman yakında Bağdat'tan ayrılıp Anadolu'ya gideceksin.Orada kal,geri dönme çünkü İslam’ın sancağı Anadolu'da düştü,tekrar oradan kalkacak" buyurmuştur.Şeyh Ömer Ziyaeddin Hz'nin bu emri ile manevi işaret verilmiştir.Anadolu'ya gelişinin manevi sebebi budur.Zahiri sebebi ise;1.Cihan Harbi patlamıştır.Osmanlı Devletinin taraf olduğu bu harpte(İngilizler Bağdat'ı işgal etmişlerdir.Bağdat halkı işgale direniş gösterirken Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri yanına,yedi bin beş yüz eli silah tutan milis gücü,yüz bin civarı altın,elli bin civarı büyükbaş ,küçükbaş hayvan ile Anadolu’yu savunmak üzere Bağdat’tan ayrılarak Erzurum Cephesinde harp etmek üzere yola çıkmıştır.)
Anadolu topraklarına girdikten sonra yanındaki mühimmat ve askeri emniyetli bir şekilde cepheye ulaştırmak için güvenli bölgeler seçilerek yola devam edilmiştir.
Bu çileli ve uzun yolda yol boyunca Anadolu insanlarından da katılanlar olmuştur. Malatya topraklarına girdiklerinde hayvanların sulanma ve yayılım ihtiyaçlarını karşılamak için Fırat vadisi güzergahı izlenmiştir.(O yıllarda Malatya halkı şimdiki Battalgazi ilçesi olarak geçen bölgeyi ana yerleşim birimi olarak kullanmaktaydı.)Sinan köyüne vardılar ve dinlenme molası verdiler.(şu anda bu köy Karakaya baraj gölü altında kalmıştır).Şeyh Osman Nuri Hz. cepheden gelen bir telgraf ile ikinci bir emre kadar 6 ay süresince bu köyde kalmaları gerektiği emrini aldılar.
Malatya halkının Şeyh Osman Nuri Hazretlerini tanımaları ve tarikat ile tanışmaları bu günlere rastlamaktadır.
Şeyh Osman Nuri Hazretleri irşad olduktan sonra hayatının her döneminde olduğu gibi tarikatı bu beldelerde anlatmaya başlamıştır. Maalesef Malatya halkı o yıllarda tarikata gariptir.Maneviyatın güneşi olan bu zat keşif,keramet ve sohbetleriyle bu topraklara tarikatın ilk tohumlarını saçmaya başlamıştır.
Malatya'nın Sinan köyünde mola verdikleri ilk dakikalarında kendisine çadır kurmak üzere askerler bir söğüt ağacından üç dal kesmişlerdir .Bu esnada köy halkından bir şahıs oradan geçmektedir.Söğüt ağacı bu şahsın eşi ve eşinin kardeşlerine aittir.köylü içinden şunları geçirmiştir:"bu ağaç üç yetim kız kardeşe ait,onlara danışmadan bunu niye kesiyorsunuz!bu haram değil mi ?"diye içinden geçiriyor.Ancak askerlerden de korktuğu için belli etmiyor.
Efendi hazretleri köylüyü yanına çağırıyor.Köylünün içinden geçirdiklerini yüzüne tek tek söylüyor,ve sen yetimlerin hakkını aramıyorsun nefsin eşinin hissesinin peşinde diyor ve yetim kız kardeşlerin adlarını söylüyor(Havva,beyaz,şemse)ve her dal için köylüye birer tane reşat altını veriyor(3 reşat altınıyla o günün behrinde yüzlerce söğüt ağacı alınabilir)yetimlerin hakkı öyle değil böyle korunur buyuruyor.Yetimlerin hissesini yaşları küçük olduğundan götürüp Osmanlı Bankasına yatıracaksın,evrakı getirip bana göstereceksin ve çocuklar büyüdüklerinde bu parayı alıp istedikleri gibi kullanacaklar.buyurdu. köylünün niyeti ise bu paranın tamamını nefsine geçirmektir.onun için sıkı sıkı tembih ediyor ve dönüşte evrakı kontrol ediyor.Mutasavvuf Esseyyid Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri askerleri ve getirilen hayvan ve erzakları Fırat nehrinin yanında bırakarak Sinan köyüne gidiyor(Çünkü askeri komuta merkezinden gelen telgrafa göre ikinci bir emre kadar köyün alt tarafında-Fırat nehri kenarında kalmaları gerekmektedir.Köy halkına paniğe kapılmamaları,canları malları ve namuslarından endişe etmemeleri için atına binip köy meydanına ulaşıyor)Meydanda Köyün ağası ve saygın bir insan olan Arif ağa ile karşılaşıyor.Kendisini takdim ettikten sonra ilk kez karşılaştığı ve henüz adını sormadığı ağaya ismiyle hitap ediyor ve ağa ile sessizce konuşmalarını sürdürüyor. Mutasavvuf Esseyyid Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri’nin konuşmalarını dikkatlice dinleyen ağa şaşkınlık içinde kalıyor.6 ay gibi bir süre bu köyde konaklayacaklarını söyleyen Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri ağaya dönüp malınız, canınız ve namusunuz benim şahsımda devletin güvencesine alınmıştır endişe etmemelerini belirtiyor.Güvende olduğunu hisseden ağa Şeyh Osman Nuri Bağdadi(Ölmeztoprak) Hazretleri’ni evine davet ediyor.Bir süre sonra ağa sen dün gece bir rüya gördün anlat da tabir edeyim diyor.ancak ağa rüyayı unuttuğu için hem duraksıyor hem de efendim siz nerden biliyorsunuz benim ne rüya gördüğümü diyor. Şeyh Osman Efendi ‘’Arif ağa bunu bize yaratan Rabbim bildiriyor’’diyor ve ekliyor. Rüyayı sen gördün ve unuttun ben sana hem rüyayı anlatayım hem de tabir edeyim buyuruyor.Rüyayı anlatıp tabir ediyor. Hayretler içerisinde kalan Arif ağa efendi seni bu saatten sonra çadırda yatırtmam benim evim müsait burada kal ben ve çoçuklarım sana hizmet edelim diyor ve ağanın yoğun ısrarı üzerine Şeyh Osman Efendi kabul ediyor.Askerin yanına gidip onlara gereken emirleri vereyim,subaylarımdan birine askeri ve ve hayvanları teslim edeyim ve eşyalarımı alıp geleyim diyor ve evden ayrılıyor.Arif ağa olanlar ve anlatılanlar karşısında hala şaşkın bir haldedir.Ağanın yanına o sırada köyden Abdullah(Abdo) adında köylüsü yanına gelerek ağa bu ne hal sana ne oldu hasta mısın?diyerek ağayı soruyor.Bir süre sonra Şeyh Osman Efendi teşrif ediyor.ve ağa ile birlikte ağanın evine geçiyorlar.
Bir müddet sonra köylü Abdullah(Abdo)ve diğer köylüler ağanın evine gelerek Şeyh Osman Efendi’yi ziyarete geliyorlar.Abdo düzme(uydurma) rüyasını anlatmak için müsaade istiyor.Şeyh Osman Efendi Hz. anlat bakalım diyor,ve Abdo başlıyor uydurma rüyasını anlatmaya daha rüyası bitmeden Şeyh Osman Efendi araya giriyor Abdo senin gördüğün bu rüyaya eşek rüyası derler!Sen rüya görmedin uydurdun! Diyerek sert bir şekilde uyarıyor ve azarlıyor. Abdo’ya dönerek sen asıl babanın üvey kardeşine verilmesini vasiyet ettiği araziyi üvey kardeşin Mustafa’ya niçin vermiyorsun?onu söyle bak babanın ruhu senden davacı ben o tarlayı Mustafa’ya verdim.ben öldüğümde o küçüktü.Abdo’ya Mustafa’ya vermesini söyledim,baban uzun yıllar oldu hala Abdo, Mustafa’ya vermediğini söylüyor. Şeyh Osman Efendi Abdo’ya o tarlayı Mustafa’ya devredeceksin diyor.Abdo tamam sonra veririm diyor.ancak vermemeyi içinden geçiriyor. Şeyh Osman Efendi ulan aptal için farklı dışın farklı söylüyor diyerek hemen tarlayı Abdo üvey kardeşine köy senedi ile resmen devrediyor Şeyh Osman Efendi Hz. Bir süre Arif ağanın konağında misafir oluyor. Daha sonra köy içinde kendisi için bir ev tahsil ediliyor ve Şeyh Osman Efendi Hz artık ağanın evinde değil köy içinde kendisi için tahsil edilen evde kalıyor.(bu rivayet köylünün oğlu Paşa tarafından anlatılmıştır)
Adamın biri eşeğini dağda bırakır, Kurban sana emanet ettim, dermiş. Bir böyle, iki böyle; bir gün Şeyh Osman hazretlerini rüyasında görmüş.
Şeyh Osman efendi demiş ki:
"Bari eşeğini kazığa bağla, öyle emanet et, beklemekten yoruldum" demiş.
Şeyh Osman Efendi Hazretleri zamanında bir evde mevlit okunmuş. Dervişlerden bir kısmı "şeyh bizim odadaydı", diğer dervişler ise "hayır bizim odadaydı" demişler. Şeyh Osman Hz.lerine sormuşlar. "Her üç odada da vardım" demiş.
Şeyh Ali Efendi şeyhliği zamanında Türkiye en bol zamanını yaşıyor, Fakat bir sene oralarda ekinler olmamış. Geleni, gideni çok olduğu için Hatice Anne onları nasıl doyuracağım diye düşünüyormuş.
Şeyh Ali Efendi Hatice anneye demiş ki;
- Yastıkların içini boşalt ta götürüp Malatya'da satayım ve parasıyla da bir şeyler alıp geleyim. Dervişler aç kalmasın.
İşte bu sözü söylediği gün Şeyh Ali Efendi secdedeyken rabıta halinde öylece bir süre kalakalmış. Bu arada Şeyh Osman Efendi Hızır A.s birlikte gelip, Hatice anneyle açıktan görüşüyorlar. Şeyh Osman Efendi Hatice anneden bütün zahire dolaplarının ve diğer yiyecek kaplarının yerini soruyor. Sonra bunların hepsine elini sokuyor. Hızır A.s da sokuyor ve o gün, bugündür yiyecekler eksilmiyor, eskisi bitmeden yenisi doluyormuş.
Bu arada Şeyh Osman Efendi Şeyh Ali Efendiye şöyle diyor:
- Ali, oğlum, biz öldük mü ki, sen yastıklarını satıyorsun.
Şeyh Osman Efendi dervişlerden birine alışveriş yapması için bir miktar para veriyor. Alış veriş yaparken para yetmiyor.derviş kendinden katıyor. Sonra hamama gidiyor, parası yetmiyor. Yıkanırken su bulunan yere tası daldırınca kattığı parayı orada buluyor. Sonra eve geliyor. Şeyh Osman Efendi, paranı aldın mı, diyor. Sana borcum kalmadı, diyor.
Avamdan birisi Şeyh Osman R.A. yı duyar. Gider ve der ki
Efendi ben sizin tarikata girmek isterim. Kabul ediniz. Şeyh mübarek
Deftere bakayım yer varsa alırız deyince
O nasıl iş anlamadım, dervişiniz çok olsun istemez misiniz
Şeyh mübarek Allah C.C: ye niyazda bulunur ve adamdan perde kalkar ve bakar ki odadaki herşey tabak çanak, merdiven, merdiven basamakları heriey Allah (c.c) yı zikrediyor Adam şaşırır Şeyh mübarek R.A. Oğul oğul bize dervişten çok ne var….
Şeyh Osman Nuri Efendi Hz.leri bahçede otururlarken bir misafirin geldiği haber verilir. Misafir içeri alınır..
- Merhaba Şeyh efendi. Ben bir Binbaşıyım.. Birçok ülkede gezdim, birçok şehirde.. Önüme gelen her dinin alimine bana Allah'ı (c.c.) ispat etmesini istedim.. Ne keşişi, ne hahamı, ne hocası bana istediğim şekilde tatmin kar bir şekilde Allah'ı (c.c.) ispat edemedi... Bende senin namını duydum.. Dediler ki Malatya'da bir şeyh var ismi Osman'dır, kendiside senin gibi Binbaşıdır.. Sen onun yanına git O sana Allah'ı ispat eder.. Şimdi soruyorum.. Sende Binbaşı, bende Binbaşı, hadi bana Allah'ı (c.c.) ispat et ...
- Hele otur Binbaşım der Şeyh Osman (k.s.) Lütfü Oğlum çay yap.. binbaşımla içelim..
- Öncelikle hoş geldin sefa geldin binbaşım, durumlar nasıldır ahval nedir .. (birkaç dünyevi sohbet ve çay gelir)
Şeyh Osman (k.s.) Binbaşıya sorar..
- Binbaşım falanca zamanda falanca memlekette falanca gün şöyle bir rüya gördün..
Rüyanda Sen bir gemide gidiyorsun ve bir hanımla tanıştın. Onula hoş sohbet derken geminin güvertesine çıkmak istediniz, kadın önden sen arkadan çıkarken, sen kadına sarkıntılık ettin, tam denize düşüp balıklara yem olacaktın ki; geminin seyran direğine denk geldin, onu tuttun ve denize düşüp boğulmaktan kurtuldun.
VALLAHİ BİLLAHİ DOĞRUDUR, İYİDE BEN BU RÜYAMI HİÇ KİMSEYE ANLATMADIM, SEN NEREDEN BİLİYORSUN.. SEN ORADAMIYDIN ..
Binbaşı.. Senin inanmadığın ALLAH (c.c.) bana söyledi, bende sana söylüyorum..
Bir bardak çaydan sonra Şeyh Osman Nuri Efendi gene binbaşıya dönerek..
Falanca tarihte falanca memlekette falanca günde gene bir rüya gördün.. Rüyanda Ata binmiş son sürat gidiyordun.. o kadar süratli gidiyordun ki yolun bitip uçurumun sonuna geldiğini ancak atın tökezlemesi ve senin uçuruma düşmenle anladın.. Tam düşüp parça parça olacaktın ki bir el seni tutup kurtardı..
VALLAHİ BİLLAHİ DOĞRUDUR, İYİDE BEN BU RÜYAMI HİÇ KİMSEYE ANLATMADIM, SEN NEREDEN BİLİYORSUN.. SEN ORADAMIYDIN ...
Binbaşı.. Senin inanmadığın ALLAH (c.c.) bana söyledi, bende sana söylüyorum..
BİNBAŞI AYAĞA KALKAR VE Şeyh Osman Nuri Efendi’ye DÖNEREK...
SEN evet ŞEYHSİN İŞTE BENDE SENİN ŞAHADETİNDE MÜSLÜMAN OLUYORUM.
Der ve şahadet getirerek müslüman olur
Düzenleme:Site yönetimi
Bu sayfada 
dakika 
saniye misafirimiz oldunuz .....
|
|---|