BÜYÜK MÜRŞİD-İ KAMİL ŞEYH ALİ KARA {K.S} EFENDİ HAZRETLERİNİN H

2007-02-02 11:40:00
  Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri Miladi 1900 (H. 1254) yılında Malatya ili Akçadağ ilçesinin Aşağı Örüçkü köyünde dünyaya geldi. İsmi Ali'dir. Babasının ismi Aliseydi Efendi, annesinin ismi Fatıma Hanım'dır.

Şeyh Ali Efendi, çoçukluğunda ve gençliğinde Akçadağ’daki ve Malatya’daki hoca efendilerden Kur’an, tefsir, hadis gibi İslami ilimler okur ve öğrenir. Daha sonra Malatya’da askerlik görevini yaptığı sırada üstadı Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak hazretleri ile tanışır(Yıl 1926)Böylece başlayan Mürid-Mürşid ilişkisi 18 yıla yakın bir süre devam ettikten sonra ,Şeyh Osman Nuri Efendi hazretlerinin 23 Ocak 1944 tarihinde Yozgat şehrinde vefatı ile birlikte .1971 yılına kadar 27 yıla yakın  bir zaman manevi irşad görevini yürütür.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,yaşadığı zaman içerisinde ,yerli yabancı herkesin takdirini kazanmış,eşsiz değerlerde büyük bir zattır.Ondaki insana ve cümle yaratılmış olana sevgi ve şefkat duygusunun yüceliği,hiç bir dilin anlatamayacağı kadar büyüktür.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,Mürşid-i Şeyh Osman Nuri efendi hazretlerine,yine hiçbir dilin ve kalemin izah edemeyeceği bir manevi aşkla bağlanmış bu manevi aşk ve muhabbetin büyüklüğü ile de çok uzun zamanlarda ve yine çok büyük mücadeleler le manevi makam ve derecelere çok kısa zamanda erişmiş bir büyük Allah dostudur.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri, manevi alandaki bu eşsiz makamlara yükseldikçe,halkın nazarında da o nisbette sevilmiş ve sayılmıştır.Ama o hiçbir zaman tevazusunu terk etmeden  ve daima bir kul olduğunu unutmadan,bir derviş gibi yaşamış,fakat dünya durdukça gönüller sultanı olarak anılacaktır.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretlerine,ilahi sevgi duygusunun yüceliği ile zamanın Yunus Ermesi,manevi olgunluk derecesi ile devrin Mevlana Celaleddini ve yaptığı riyazet,ibadet ve insanı irşad ehli yapan çok tesirli sohbet ve kerametleri ile de asrın Şah-ı Nakşibendi Muhammed Bahaeddin’i dersek o büyük zat-ı belki biraz olsun anlatmaya çalışmış oluruz.

 Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,tüm hayatını en büyük düşmanımız nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak, Cenab-ı Hakk’a,insanlığa, devletine sevgi ve muhabbetle bakmayı öğretmek ve ebedi hayata en güzel bir şekilde hazırlanmak gayesine yönelik olarak;söz,fiil ve sohbetlerle geçirdi.Sayısız insana kendini sevdirdi.Sayısız insanın maddi  ve manevi sorunlarını çözdü.Bu büyük zat,Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği yüksek meziyetleri dolayısıyla,Dünya durdukça sevgi ve saygıyla anılmaya devam olunacaktır.

Üstadı Şeyh Osman Nuri Bağdad-i Hazretleri O’nun için ‘’Allah beni Ali için Bağdat’tan buraya gönderdi.Anadolu’ya gelmemdeki zahiri sebep,birinci cihan harbi ise de,manevi sebeb Ali’nin irşad-ı için Cenab-ı Hakk’ın  beni Malatya’ya yönlendirmesidir.Çünkü ben daha Bağdat’ta iken Ali’nin irşad-ı hususu manevi ilham yoluyla bana bildirilmiştir’’Buyurmuşlardır.

Üstadını ,tarifsiz ve manevi aşkla seven ve üstadı tarafından da bir o kadar sevilen Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,yaşadığı müddetçe O’nda yok olmuş,O’nda var olmuştur.Tüm sohbetlerini O’nun sözleri ile bitirmiş,gözyaşlarını  O’na olan hasretiyle akıtmış ve O’nun hayali ve huzuru olmayan bir zaman dilimi geçirmemeye azmetmiş bir büyük ve ender İnsan-ı Kamil’dir.

Şeyh Osman Nuri Efendi,O’nun için ‘’Ali ben,ben Ali’’Ali’ye  gitmeyen bana gelmesin’’demesine rağmen O mürşidine duyduğu derecesiz saygı nedeniyle hayatı boyunca kendini de,kerametlerinde,saklamaya ve yokluğa yönelmiştir.Bu davranış özellikleri,onun zamanın kutbu olduğunun bir başka boyutudur.

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri,1960 yılında yapılan ihtilal sonrası 6 ay kadar Sivas Kabak yazısı kışlasında gözetim altında tutuldu. Daha sonra herhangi bir cezai işleme muhatap olabilecek bir durumu olmadığından serbest bırakıldı.Bu da yine bir Allah dostunun yaşaması gereken imtihanlardan biriydi.     

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri bütün sohbetlerinde;

müridlerin her hal ve hareketlerinde,ihlas,sabır,nefis

muhasebesi,tevekkül,zühd,gönül zenginliği fedakarlık,cömertlik, edep ve haya duygularını ön planda tutmalarını,namaz ve zikir gibi ibadetlerde huzur ve dualarımızda tevazuyu,Ahiret hayatını geçiçi dünya hayatına tercih etmeyi,kabahat işleyeni affetmeyi,senden uzaklaşana senin kuçak açmanı,senden esirgeyene senin vermeni öğütlerdi…

O derviş çokluğuyla övünmekten ziyade,kişliği ve karekteri yoğrumlu,güzel ahlaklı,fikir zenginliğiyle donanmış fertler yetiştirmeye özen gösteriyordu. Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri’nin evi, dergahı,garip ve kimsesizlerin sığınağı,yaşlı ve bakıma muhtaçların huzur bulduğu bir mekan idi.O’nun dergahı hem ibadethane,hem misafirhane  ve hem de zahir ve batın hastalıklara şifa dağıtan bir hastane idi.   

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri her zaman ve mekanda ayağını şeriat esasları üzerine basan,emir ve yasaklar da istikamet üzere olan,daima azimetle amel eyleyen,sünnetlere tabi olan hayatı tümüyle ibret ve örnek alınacak,örnek alındığında ise ,her iki dünyada mesut olunacak abide bir insandır.

O her zaman ve her yerde yaptığı sohbetlerde,bir insanın hidayetine vesile olmak kadar kıymetli bir hizmet düşünülemez..Bir tek insanı kazanmak  bütün dünyaya sahip olmaktan daha büyük kazançtır.Her insanda ruh denilen Cenab-ı  Hakk’tan insanlara verilen bir emanet olduğunu,bu sebepten ister Müslim,ister gayrimüslim olsun her insana sevgi,saygı  ve şefkat gösterilmesini öğütlerdi.  

Şeyh Ali KARA efendi Hazretleri 29 Nisan 1971 tarihinde ahirete irtihal etmiş olup, doğduğu ve yaşadığı Aşağı Örükçü köyündeki Türbesi,Yurdumuzun dört bir yanından ve hatta yurt dışında bile gelen ziyaretçilerin ve gönül dostlarının  ziyaret ettikleri  bir sevgi ve huzur abidesidir.

ŞEYH ALİ KARA (AŞAĞI ÖRÜKÇÜLÜ ALİ EFENDİ)

Şeyh Hacı Ali Efendi, Akçadağ'ın Aşağı Örükçü Köyün­de 1900 yılında dünyaya gelir. 29 Nisan 1971'de de yine aynı köyde vefat eder. Defnedildiği köyünün mezarlığında üzerine görkemli bir de türbe yapılır.

Babası Aliseydi Efendi, anası Fatıma Hatun olup; ailesi tümüyle çevresinde ibadetli, ihlâslı, güven duyulan saygın bir aile olarak tanınır.

Ali Efendi, daha küçük yaşlarda iken iyi ahlakı, davra­nışları, sevecenliği ve dini bilgilere olan aşinalığı ile dikkatleri çeker. Çevresindeki hocalardan ders alır ve zahiri ilimlerde ken­disini yetiştirir.

Askerliğini Malatya şehir merkezinde yaparken, zamanın gavsı, Mürşidi Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak ile karşılaşır. Kendisini bekleyen asıl manevi hayatı ve ilerleyeceği geniş ufuklar bu karşılaşmadan sonra başlar. Bu büyük mürşidin manevi tasarrufu, cehd ve gayreti ile tasavvuf âleminin engin ufukları kendisine safha safha açılır ve büyük makamlara ulaşır.

Binbaşı rütbeli Eşeyyid Osman Nuri Ölmeztoprak "Şeyh Osman Efendi" subay elbiseli olduğu halde birgün Malatya Yeni Camii'nde Kur'an okur. Ali Efendi genç bir askerdir ve bu Kur'an okumanın öylesine etkisinde kalır ki, kendi kendisine, bir daha aynı kişinin Kur'an okumasını dinlemek nasibini tattığında ce­bindeki bütün harçlığını tasadduk edeceğine söz verir. Arzusuna kavuşur ve harçlığının tamamını dağıtır.

Etkili sesiyle Kur'an okuyan zat, Binbaşı Şeyh Osman Efendi'dir. Seyyid Neslindendir, Bağdat doğumludur ve kendi ifadeleriyle Türkiye'ye Ali Efendi'yi irşat için manevi olarak görevlendirilmek suretiyle gönderilmiştir.

Ali Efendi, Esseyyid Şeyh Osman Efendi'ye intisap eder. Bu bir yerde Şems ile Mevlana'nın buluşması, bir kıvılcımın bir meşaleyi tutuşturması gibidir. Şeyh Osman Efendi gösterdiği olağanüstü halleri ve keşfi zahiri ile dikkatleri üzerine çeker ve

en büyük eseri olarak, Şeyh Ali gibi bir halifeyi yetiştirmiş olur.

Her talip, hele hele halife namzedi her mürid, üstadı olan mürşidine sonsuz bir saygı ve teslimiyet ile bağlanır. Ali Efendi'nin ise bir başkadır üstadına bağlılığı... Örnek edebi, teslimi­yeti ve hizmeti... Ali Efendi, şeyhini ziyaret etmeye niyet etti­ğinde üç gün önceden birşey yemez ve içmez, bedenen ve ruhen kendisini ziyaret edeceği efendisinin huzuruna hazırlar.

Olaya tanık bir derviş arkadaşı şöyle anlatır: "Ali Efendi ile birlikte Şeyh Osman Efendi'yi ziyaret etmek üzere köyden ayrılırken, hanımı "Hatice Ana elime bir bohça verdi ve; (içinde yiyecek var, Ali Efendi şeyhe gideceğim diye üç gündür hiçbir şey yemedi, içmedi. Ola ki yolda takatsiz kalır, gidemez, sen bu yiyeceklerden yedirmeye çalış) tembihinde bulundu. Öğle vakti Sultansuyu'nun kıyısına kavuştuk. Yemek ve namaz için mola verdik. Ben bohçayı açıp "hele gel bir beşler yiyelim efendim" dedim. Karnının tok olduğunu söyleyerek gelmedi. Ben ısrar edince: "Biz kimin ziyaretine gidiyoruz, ne için gidiyoruz, mi­demizde dünya nimetleriyle mi huzura çıkalım?" dedi ve namaza durdu..."

Şeyhinin huzurunda oturması da bir başkadır Ali Efendi'nin. Bunu da yakından izleyen bir arkadaşı şöyle anlatır: "Şeyh Osman Efendi dervişleriyle sohbet ediyordu. Herkes boynunu eğmiş dinliyor, kimileri anlıyor, kimileri de anlamaya çalışıyordu. Ali Efendi de aramamızda bulunuyordu. Diz çök­müş ve öyle bir tefekküre dalmıştı ki, ölü mü, diri mi, belli de­ğildi. Yüzüne konan bir karasinek burnunun üzerine geldi ve orada kanını emmeye başladı. Yanında bulunuyordum sinek bir damla kan çıkardı.. Benim içimden bu sineği kovalamak geldi. Ali Efendi ise, şeyhin huzurunda edebe aykırı olur diye elini kaldırıp sineği bile kovalamak istemedi ve hiç kıpırdamadı... Sanki mürşidinden manevi bir akım alıyordu ve kıpırdadığında bu akım kesilecekti..."

         Aynı derviş: "Ben de Ali Efendi'nin huzurunda otururken aynı edebi göstereceğim diye geçirdim. Ve Ali Efendi'nin huzu­runda otururken bana da bir sinek gelip burnumun ucuna kondu. Sanki eline sivri bir çivi almış burnumu oyuyordu, çok sabrettim dayanamadım ve sineğe öyle bir çarptım ki, Şeyh Ali Efendi bana bakıp tebessüm etti (Sinekler de çok acıtıyorlar değil mi?) dedi.

Mürşidine böylesine edep ve teslimiyet ile bağlanan Ali Efendi, onun tasarruf ve irşadı ile kemale erip irşada mezun olduktan sonra bile kendisini ortaya koymamış, Şeyh Osman Efendi dünyasını zahiren değiştikten sonra bile, hep Şeyhini göstermiş "Biz Ancak Şeyh Osman’ın bir teşbih memuruyuz" demiştir.

Bir dervişi buna ilişkin bir halini şöyle anlatır: "Bir gece rüyamda Ş. Ali Efendimiz, bana bir bardak çay ikram etti. İçeri­sini şekerle doldurduğu çay bardağını içmem için sunarken gözlerime baktı... Uyandım ve ilahi yazmaya başladım. Kısa zamanda defterler doldurdum. Şeyh Efendimin yanına geldi­ğimde bana, (Şeyh Osman çok büyük bir şeyhti, bazı dervişle­rini de ilahi yazdırarak irşad ederdi) dedi. Gece rüyada sunduğu badeyi bile Şeyhine maletmiş, 'El kendinin, himmet onundur' demek istemişti".

Mürşidi Şeyh Osman Efendi de: "Biz Ali için Bağdat'tan geldik... Ali'ye gitmeyen bize gelmesin. Ali bizim halifemizdir. Yükseldiği makamlara hak ederek ulaştı" buyurur ve Ali Efendi'yi irşada mezun eder.

Ali Efendi'nin yetiştiği ve yaşadığı çevre bir bakıma orta çağ devri yaşamaktadır. İlkellik, cehalet ve adam öldürmeye kadar varan olaylara sık sık rastlanmaktadır. Dini bilgiler yeter­siz, ibadetleri ise bilinçsiz ve şeklen yapılmaktadır. Ş. Ali Efen­di, büyük bir irade eğitimi, ibadet, riyazet, teslimiyet ve him­metle şeyhinden almaya hak kazandığı hilafet görevini işte böyle bir ortamda yerine getirme gayreti gösterir. Elli yıla yakın süren dervişlik ve şeyhlik hayatında İslami örnek ahlakıyla binlerce insana imanı ve ahlakı yaşatmaya çalışır. Çevresindeki kurt ile kuzu birlikte yaşar hale gelir. Adam öldürmeler, hırsız­lıklar, ağaç ve harman yakmalar ortadan kalkar. Çevrede ve müridleri arasında İslam'ın da, devletin de, toplumun da arzula­dığı bir uygarca yaşama ortamı kurulur. Huzuruna gelenler, sohbetinde bulunanlar büyük çoğunlukla ve manevi bir etki ile bütün kötü huylarını terk ederler. Bilinçli ibadet, devlete ve mil­lete hizmet, Allah rızası için sevmek ve sevilmek devri başlar...  

           Her köye okul açılmasında öncülük eder, iki kızına tahsil yaptırır, öğretmenlere büyük ilgi ve sevgi gösterir. Bazıların elektrik şeytan işidir, günahtır dediği bir dönemde jeneratörle evine cereyan temin eder, radyo aldırır, telefon çektirir, köye ilk traktörü sokturur... Hep yenilikten yanadır. Gelişen hayat tarzına ve teknolojiye uyunuz "Allah'a zaman şartları içinde gidiniz" der.

Bir vatandaş olarak devlete ve kanunlara son derece say­gılıdır. Hac farizasını yerine getirip yurda dönüşünde sınır ka­pısından içeri girmeden başındaki sarık ve terliği çıkarır şap­kasını giyer. Tepki göstermek isteyenlere de, "Benim Devletimin kanunları, şapka giymeyi gerektiriyor. Kaldı ki sarıkta, terlikte, şapka da pamuktan... Kisvet önemli değil, bunda bir beis yoktur" der.

Şeyh Ali Efendi'nin söz, sohbet ve örnek ahlakı halka halka yayılıp Rusya'da Batum'a ve Suudi Arabistan'a kadar uzar... Ziyaretine gelirler ve istifade etmiş olarak ayrılırlar. Ge­nelde Kadiri Yolu'nun şeyhi olarak bilinir. Oysaki belli olan 12 kolun dokuzu için yetkilidir ve bizzat kendisi Nakşî çalışır. Rufai Kolunun bir nişanesi olarak dervişleri zaman zaman ateş alıp şiş vururlarsa da Ali Efendi bu gibi burhanlara itibar edil­memesini, iman ve ahlaka önem verilmesini öğütler.

Çevrede oldukça güçlü ve saygın bir müftü, ateş alma ve şiş vurma olayını soruşturmak için bizzat görevlendirilir. Müftü, Ali Efendi'nin bir grup dervişi ile resmi görevli olarak Şeyhin huzuruna gelir. Yolda dervişlere: "Şeyhinize bazı sorular soracağım, siz gücenmeyin" der ve gelirler. Bir saatten fazla otururlar. Ali Efendi, hep konuşur ve sohbet eder, müftüye ger­çek kerametin iman ve ahlak şuurunu aşılamak ve yaşatmak olduğunu vurgular, müftüye ayrıca manevi iltifatta bulunur. Müftü Efendi ise, huzurda sadece oturur ve dinleme durumunda kalır, hiçbir şey söylemez ve sormaz. Şeyhin huzurundan ayrıl­dıktan sonra, birlikte geldikleri dervişler Müftü Efendi'ye, "Hani sen şeyhe sorular soracaktın, oysaki hiç sesin çıkmadı, hep sus­tun" diye sorarlar. Müftü Efendi gayet sakin ve mest olmuş bir halde, "Ben soracaklarımın hepsini gönül dili ile sordum, ken­dileri de sohbetleri içerisinde hal diliyle cevapladılar. Okuduğum kadarıyla bir evliyada bulunması gereken hallerin hepsi şeyhi­nizde mevcut. Haza Evliya, helal olsun size" der...

          Günün birinde bir Çingene gelir ve intisap etmek ister Çingeneye ders tarif eder. Seri bilgileri anlatır, ibadeti talim et­tirir. Çingene zaman içinde İslam'ın vecibelerini yerine getirir ve sadık bir derviş olur. Çingenenin bu durumunu yadırgayan bazı çevreler, şeyh için: "Ali Efendi'nin şeyhliğine diyeceğimiz yoktur amma, çingeneye de ders verip tarikatı ayağa düşürdü" diye dedikodu etmeleri üzerine Şeyh Ali Efendi, "Değil Çingeneye tüm canlılara, hayvana bile hürmet edeceksiniz, Allah'ı zikret­meye davet edeceksiniz" cevabını verir.

Elbette her kemalin bir zevali vardır. Ve her nefis ölümü tadacaktır. Şeyh Ali Efendi de yetmiş yaşını geçmiştir. Elli yı­lını tasavvufun içinde İslam ve ahlak yolunda harcamış, nice dil bilmez edep-erkân anlamaz insanların olgunluğa ermesinde nefes tüketmiştir. Bir gece vakti terasa çıkıp mehtabın ışığında ellerini dua için kaldırarak: "Allah'ım yeter" artık dediği duyu­lur. Bu dilekten üç gün sonra Malatya'ya gelir. Üç gün sürüyle tanıdığı eş-dost ve dervişlerini tek tek ziyaret eder, vedalaşır. Kimin bir bardak çayını kahvesini içmişse helalleşir. Son gün mezarlığa uğrar, yanındakilere: "Şeyhler de ölürlerse mezarları mermerden olmalı" der. Köyüne, Aşağı Örükçü'ye döner ve iki gün sonra 29 Nisan 1971 perşembe günü sabah namazını kılar, Kur'an okur, Delaili Hayrat dersini okurken ruhunu Allah'a tes­lim eder. Cenazesine binlerce gönül dostu katılır ve kabrinin üzerine bir türbe yapılır. Her 29 Nisan yıldönümünde adına okutulan Mevlit için binlerce insan büyük bir huzurla dergâhına toplanırlar. Bu büyük gönül dostunu anarlar, birbirleriyle tanışırlar.

Menkıbeleri ciltleri dolduracak kadar çoktur, burada an­latılması mümkün değildir. Geride bıraktığı sevgiye dayanan iman ışığı ve ahlaki izleri başlı başına bir keramettir. Türbesi her yöreden ve her kesimden gelen insanlar için bir teselli, bir huzur kaynağıdır.

Sağlığında dervişi olan bir köy bekçisi, işler bir yolun sakin bir saatinde elinde mavzeri ile giderken Ali Efendi'yi ha­tırlar, üzerine methiye söyler ve cezbe haline (İlahi sarhoşluk) girer. Yola uzanıp çırpınır, elinden tüfeği düşer. Neden sonra kalkıp gider. Tüfeğini orada unutur. Bu hali geçtikten sonra iki gün geçer, ancak tüfeği yoktur. Ali Efendi bekçiye haber gönde­rir: "İki gündür bize tüfek bekçiliği yaptırıyor, gidip tüfeğini yolda yuvarlandığı yerden alsın" der. İnsan ve arabaların geçtiği

yolun ortasındaki tüfeğe iki gündür hiç birşey olmamıştır... Bekçi gidip tüfeğini bıraktığı yerden alır.

Bir yatsı sonu yatma zamanıdır. Şeyh Ali Efendi, yatağı­nın pencere önündeki sedirin üzerine değil de dibine yapılmasını ister. Hanımı ise sedirde kendisine özel bir yatak açar. Şeyh'in aşağı yanıma gel" derse de sonunu göremeyen hanımı yatağına girer... Biraz sonra pencerenin önündeki dut ağacından iki el silah sıkılır, camlar kırılır ve av tüfeğinin saçmaları yatağa sap­lanır. Hanımı kendisini Şeyhin yanma atar. Şeyh, "Ben sana de­medim miydi yanıma gel diye" şeklinde takılır. Olay köyde çabuk duyulur ve şeyhi vurmak isteyen kişi tespit edilir. İntikam almak isteyen bir grup sabahleyin dergâha gelerek Şeyh'ten izin almak ister. Bir de bakarlar ki öldürmek istedikleri kişi, Şeyh'in odasında, hem de Şeyh'ten yukarıda sedirde oturuyor... Şeyh, eliyle adama üzüm ikram ediyor... Şaşıran müridleri "Hiç değil­se beddua etsen ya" diye içlerinden alıp verirler. Şeyh Ali Efendi: "Bizim görevimiz beddua değil, dua edip ıslah olmasına çalış­maktır" der. Şeyhin bu niyeti ve davranışı karşısında akşam evi kurşunlayan adam tövbe eder ve zararsız bir komşu olur.

Aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmiştir. Kendisini halen rabıta eden bir dervişi muayene olmak için Hacettepe Hastanesine gider. Niyeti bölüm başkanı Prof. Dr. Doğan Remzi'ye muayene olmaktır. Resmi-özel tüm yollan denese de en erken iki ay sonraya gün verilir. Profesörün bekleme yeri tıklım tıklım hasta doludur. Mürid, kapının karşısındaki kane­peye oturur ve dünyasını değişen şeyhini düşünür. "Şayet ta­savvufun devam ediyor ve bize himmetin ulaşıyorsa göster, benim bugün muayene olmamı eve akşam Malatya'ya dönmemi sağla" diye çağrıda bulunur. O sırada içeriden kendi adı ile çağ­rılır ve hemen içeri alınır. Muayene olmak istediği Prof. Dr. Doğan Remzi, salonun ortasında asistanları ile birlikte müridi karşılar ve: "...Buyurun, sizi bir yerlerden tanıyorum galiba, bizzat ben muayene edeceğim, geçin şöyle." der ve güzel bir muayene eder. Böylesine sıcak bir ilgiye asistanlar da şaşırır, kalırlar. Derviş, yaşadığı bu olayla zaten yarı yarıya tedavi olur. Şeyhini de bir kez daha denemiş olduğu için ayrıca mah­cupluk duyar...

          Şeyh Ali Efendi ile bir müridi Söğütlü Camiinde Cuma Namazına birlikte giderler. Genç mürid her ne kadar geride kalmak isterse de cemaat nizamı gereği Cuma'nm Farz namazı kılınca Şeyh Ali Efendi ile dirsek dirseğe yan yana namaza du­rurlar ve Mürid bundan sonrasını şöyle anlatır: "...Tekbirle na­maza başlar başlamaz Şeyh ceryan üreten bir motor gibi oldu ve ceryana tutulmuş bir titremeye yanmaya başladım. Dirseğimi çektiğimde ceryan akımı kesiliyordu. İçimden, Efendim sen bi­lirsin titremeden abdestim bozulabilir, yanımdakiler beni hasta sanırlar, bu hali benden uzaklaştır dedim ve bir anda kaskatı buz gibi oldum. Ömrüm boyunca böyle bir cuma namazı daha kılamadan şeyhin halini zahiren yaşamakla gördüğüm âlemleri unutmam mümkün değildir. Şeyh Ali Efendi Allah'a olan yak­laşımı, Ondan aldığı feyiz ve nur ile sanki bir dinamo olmuş elektrik neşretmekteydi".

Bu hali bizzat yaşayan müridi namaz sonrası halini ise şöyle anlatmaktadır: "Şeyh Efendi ile Cuma namazı sonu cami­den çıktık. Yürüdüğü caddede trafik tıkanır gibi oldu, tanıyan da tanımayan da Şeyhin arkasına takıldı. Bu izdihamdan kurtulmak için Şeyh Efendi benim elimden tuttu ve bize müsaade edin bir lokma yemek yiyelim" dedi. Hemen aradaki bir lokantaya giriverdik. Lokanta içkiliydi. Bir masaya oturduk bir arkadaş daha vardı ve kebap ısmarladık. Benim içimden (bu lokanta içkili imiş ayıp oldu) geçti. Kebaplarımız gelinceye kadar içenler iç­kilerini döktüler, lokantacı da vitrindeki şişelerini kaldırdı. O günden sonra bu lokantada içki görmedin ve sahibinin içki ruh­satını iptal ettirdiğini öğrendim. Önce niçin içkili lokantaya gir­dik diye kızıvermiştim, gördüğüm o manzaradan sonra da niçin böyle düşündüm diye üzüldüm ve anladım ki, önemli olan içkili lokantaya girip girmemek değil, giripde içkiyi kökten kaldırtmakmı, diye düşündüm".

Takdir edilir ki, veliler gösterdikleri olağanüstü halleri ve bıraktıkları menkıbeleri ile tanınır, saygınlık kazanırlar. Yuka­rıda da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi'nin günümüze göre tüm hayatı bu hal ve örnek davranışlar ile geçmiştir. Bunların hep­sini buraya sığdırmak mümkün değildir. Ancak, birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

Şeyh Ali Efendi Ancar Köyünde bir dervişinin evinde sabah kahvaltısındadır. Günün imkânlarıyla sofrada çökelek de vardır. Ali Efendi yumuşak' ekmeğiyle çökeliğe uzanır, ekmeği ile çökeliği alacağı sırada kısa bir duraklama geçirir ve ekmeğin içine aldığı çökeliği almadan geri bırakır. Bu davranışının sa­dece ev sahibi farkına varır. Sonradan araştırır ki, evin hanımı sofraya konulan çökeliği bir yetimin evinden getirmiştir.

Şeyh Ali Efendi bahçede dervişleri ile sohbettedir. Komşu Eğin köyünden bir dervişine: "Sizin köyde arkadaşlarınız bir büyük yılanı öldürmek için uğraşıyorlar.. Çabuk git o yılanı öldürmesinler, o yılan zararsızdır..." der ve Eğinli mürid atına atlayıp yakın mesafedeki köye hızlı şekilde koşturur. Köye geldiğinde epey bir kalabalık yolun kenarına toplanmışlar orta­larındaki yılanla uğraşıyorlar.. Gelen adamı müjdelerler (bir büyük yılan öldürüyoruz...) gelen adam yılanın yanına gelir, gerçekten de büyük bir yılandır... Yılan ölmek üzere iken başını kaldırır şeyhin gönderdiği adama bir bakar ve başı yere düşer. Taşlı sopalı kalabalık şaşkın şaşkın olanları izlerler ve adam şeyhin mesajını söyler; "Bu yılan zararsızdı ve inanmış hay­vanlardandı" der.

Şeyh Ali Efendi, tekkesinde yüz kişinin üzerinde bir top­luluğa sohbet eder. Sohbette değişik konulara değinir. Sohbet sonrasında dışarıya çıkan müritler sohbetin bir değerlendirme­sini yaparlar ve başka başka şeyler duyduklarını söylerler. Bi­rinin duyduğunu sanki öbürü duymamış, herkes kendi sorununa çözüm getiren sözleri anlamıştır. Ortaya çıkan sonuçtan hayret ederler... Tekrar içeri dönerler ve Şeyh Ali Efendi; "Bir doktora yüzlerce hasta gelir ama her hastanın durumuna göre doktor re­çete yazar" der. Aynı odada aynı sohbete herkes kendisine ya­rarlı olan sözleri anlar, bu da bir keramettir imajını verir.

Akçadağ'ın alevi kesiminden bir minibüs dolusu misafir gelir Şeyhin türbesine. Beraberlerinde bir de koçları vardır. Koçu indirirler oradakilere; "Bu koçu kesip bu zatın hürmetine dağı­tın" derler. Nedenini şöyle anlatırlar: "Bizim bir hastamız vardı Türkiye'de de Avrupa'da da epey hastane, epey doktor gezdirdik çare bulamadık. Varlığımızı harcadık imkânsız kaldık. Üzerine çok düştük yalvardık Allah'a, bir gece rüya âleminde bu zat "Şey Ali Efendi" geldi ve şifa diledi Allah'tan hastamız iyi olup ayağa kalktı. Biz de bu kurbanı adak edip getirdik...

Yine bir Alevi vatandaşımızın 85 yaşında bir ihtiyar anası vardır. Gözleri kapanmış, görmez olmuştur. Kunduracı olan oğlu anasını İstanbul'a götürür epey hastane dolaştırır. Doktorlar "bu yaşta bu gözlerin ameliyatla açılıp görmesi mümkün değildir" derler. Kadıncağız gerçeği öğrenince günler­ce sabaha kadar ağlar ve bir gece Şeyh Ali Efendi rüyasına gelip ameliyat eder. Kadının gözleri açılır. Doktorlar bu sonucu bir türlü kabullenmek istemezler ve İstanbul'dan Aşağı Örükçü Köyüne Şeyh Ali Efendi'nin türbesini ziyarete gelirler.

Şeyh Ali Efendi öğretmenlere büyük ilgi duyar, onları sever, özel ikramlarda bulunur, birlikte söz sohbet ederler... Aşağı Örükçü Köyü, yani Şeyh Ali Efendi'nin köyünün ilkokulu öğretmen okulunun uygulama okuludur. Alevi, Sünni gruplar ha­linde öğretmenler gelirler. Kendi aralarında şeyhin durumunu ve kerametlerini tartışırlar... Alevi olan öğretmen ötekine; (Şeyhi ziyarete gidelim, ben soracağım soruları önceden yazayım, ce­bimize koyalım. Şayet biz sormadan kendisi bilir ve cevaplarsa hak veririm) der. Sorular tutanak halinde hazırlanıp saklanır. Ve Şeyhin huzuruna gelirler. Sorulacak sorular bir bir Şeyh tarafın­dan cevaplandırılır ve öğretmenler birbirlerine bakışırlar... Bu arada zikir meclisi-halkası kurulur ve bazı küçük çocuklar ateş alırlar. Mangaldan alınan ateşler ağızlan yakmaz... Öğretmenler bunun nedenini sorarlar. Şeyh "Siz de namaz kılmaya başlarsa­nız, sizi de yakmaz" der. Söz verirler ve namaza başlarlar. Or­taya konulan ateşten alırlar yakmadığını görürler...

Başlangıçta da belirtildiği gibi, Şeyh Ali Efendi için akla getirilen ve söylenilen bu kerametler deryadan birer damla gibi­dir ve tamamını yazmak esasen mümkün değildir.

Kendisi şöyle tanımlamıştır: "Keramet; ateş almak, şiş vurmak, suyun üzerine post atıp namaz kılmak, havada uçmak, ya da başkalarının gönlünden geçenlere cevap vermek gibi basit şeyler değildir. Bunları zaman içerisinde istidraç sahipleri de, sihirbazlar da belli oranlarda yaparlar. Gerçek keramet, insanla­rın gönlünde imanı ve ahlak şuurunu yaratmak ve İslam ahlakını yerleştirip yaşatabilmek, topluma hizmet etmektir".

          Şeyh Ali Efendinin en büyük kerameti bu anlamdaki soh­betleri ve bir eğitimci, bir öğretmen gibi çevresini eğitmesidir. "Siz, değil bir çingeneye, horlanmış bir sarhoşa, bir insana, hayvanlara bile hürmet ediniz. Her canlının sizde hakkı olduğu­nu unutmayınız. Allah için seviniz ki Allah için sevilesiniz" demesidir. Kendisi 71 yıllık ömrü boyunca küçük çocukluğundan beri hal ve davranışları ile bunu işleye gelmiştir. "Size saldıran bir köpeğe bile sertçe "oşt" deseniz halinizi kaybedersiniz Kimseyi incitmeyin, incinmeyin ve halinizi, imanınızı koruyu­nuz" telkininde bulunmuştur.

"Hal ilmi" denilen manevi ilimler ve makamlar yanında, "kal ilmi" denilen yazılı bilimlere de aşina olduğunu bazan ihsas ettirmiştir. Bir öğretmen dervişi bizat yaşadığı bir anısı ile bunu şöyle ortaya koymaktadır: "Şeyh Ali Efendimizi tekkesinde zi­yarete gitmiştim. Kayıpa yaklaştığımda içimden, Efendi, batını ilimler yanında bazan da zahiri kitapları karıştırmış olsa, psi­koloji, sosyoloji ve felsefe gibi... geçti. İçeri girdiğimde Şeyh Efendi elindeki bir kitabı karıştırırken gördüm. Benim geldiğimi görünce, dönüp elindeki kitabı göstererek: "Bu adamlar yanlış yazmışlar, bilenler de yazıyorlar, bilmeyenler de..." dedi. Elin­deki kitap lise sonda okuyan kızı Sadiye'nin felsefe kitabıydı... Son derece mahcup oldum. Ben içimden, biraz da bu ilimleri okusa derken, kendisi okunmasını arzu yanlışını ortaya koyuyordu.

Yakın zamanın büyük ermişi Şeyh Ali Efendi "Mübarek geceler için dervişlerine: "İmanını, halini koruyan ve Allah sevgisini yaşayan derviş için hergün bir mübarek gecedir..." derdi. Ve bir an için olsun Hak'dan gafil olunmamasını öğütlerdi. Zira mürşidi Eseyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'm kendi­sine ders aldığı gün verdiği ilk öğüdü de "Hak'dan Gafil Olma" olmuştu.

Sohbetlerinde bu sözleri söyleyen ve yaşadığı sürece uy­gulayıp uygulamaya çalışan Şeyh Ali Efendi, 1971'de dünyasını değiştiği gün, Akçadağ Jandarma ve Emniyet Teşkilatı üzüntü ve endişelerini dile getirerek: "Olan bizlere oldu. Ali Efendi ha­yatta iken yörede en ufak üzücü bir olay çıkmıyordu. Çok üzgü­nüz, korkarız ki, bundan sonra bizi çok meşgul ederler" derken aynı gün, Malatya Şehir Merkezinde ise, vefat haberini ilk duyan, hemde müntesibi bulunmayan bir şoför: "Artık dünyanın da önemi kalmadı, Ali Efendi de gittikten sonra yaşasakta bir yaşamasak da bir..."şeklindeki samimi sözleriye toplumun duygularınhı bu büyük insan için ifade eder...

Allah huzurunda görebilenlerce ve hissedebilenlerce âlemden âleme geçen ve dinamo gibi manevi cereyan neşreden Gönüller Dostu Şeyh Ali Efendi, her fani gibi bu aleme veda eder, 1971 de yüce dosta kavuşur. Geride bıraktığı örnek hayatı ve etkili sohbetleriyle etkisini sürdürür. Ölümsüzlüğe ulaşır. "Anıtlar yaklaştıkça, insanlar uzaklaştıkça" kuralı uya­rınca Şeyh Ali Efendi de yıllar geçtikçe büyür ve her yıl Nisan ayı sonundaki yıldönümü mevlidinde binlerce insan bir araya gelir; türbe tekkesi yol boyunca ziyaretçilerle dolar taşar.

11961
0
0
Yorum Yaz