MUTASAVVIF ESSEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRET

2007-02-01 17:40:00

 


MUTASAVVIF ESSEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ (ÖLMEZTOPRAK) HAZRETLERİ NİN HAYATI

DOĞUMU: Şeyh Osman Nuri-Bağdadi (r.a.) Hazretleri Hicri {1297},Miladi{1881}yılında Bağdat ilinin Süleymaniye kazasının Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İsmi Osman Nuri Bağdadi'dir. Annesinin adı Seyyide Fehime (r.a.), babasının adı Seyyit Emin (r.a.)'dir.Soyu:“Seyyid-i Şerif”dir. 
DIŞ GÖRÜNÜŞÜ:Yüzünü görenlerin anlatımına göre uzun boylu, geniş omuzlu, ten rengi kumrala yakın,yakışıklı, saçları gür ve düzgün,Yüzü yuvarlak, kaşları hilalli, gözleri iri, burunu çok hafifi bir şekilde sola kıvrıktır, –ki seyyid neslinde görülebilen bir özelliktir. biraz kilolu,,ALLAH’IN nuruyla nurlanmış ,yüzünü görenlerin doyasıya bakıp seyredemedikleri çok büyük bir zattır.bu sadece dış güzelliğiymiş ya iç güzelliği... 

  

ÇOÇUKLUĞU VE GENÇLİĞİ:Şeyh Osman Nuri Hazretleri çocukluk ve gençlik yıllarında bir taraftan dünyevi ilimler öğrenip, askeri okullardaki tahsilini yürütürken, diğer taraftan’de babası tarafından Bağdad’ta özel olarak tutulan hocalardan, lisan dersleri alıyor ve Medreselerdeki hoca efendilerden’de Kur’an, Tefsir, Hadis gibi islami ilimleri öğreniyordu. Şeyh Osman Nuri Efendi yukarıda bahsedilen ilimler ve tahsil hayatının yanında, Irak’ın büyük Mutasavvıflarından Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerinin dergahında tasavvufi eğitimini de sürdürüyordu.  Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerin'den Kuran-ı Kerim, hafızlık, hadis, fikih, kelam, tefsir.....ilimler öğrendi.Osman Nuri Efendi, İstanbul’da askeri okulda teğmen olduktan sonra bağdat’a atanmış ve orada Şeyh Ömer Ziyaeddin hazretleninin sohbetlerinden ve manevi feyizlerinden istifade etmeye çalışmıştır. 

İRŞADI:Şeyh Necmeddin hazretleri tarafından irşad edilmiştir.Şeyh Necmeddin hazretleri ,Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri nin oğludur.İrşadından sonra birgün Fırat'ta yüzen Şeyh Osman Nuri (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) üzerine ilahi söylemeye başlamış... Birdenbire cisimleşen Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) yüze yüze Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına gelmiş... Ona selam vermiş... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) omzunda çember gibi eğilen uzun bir kıl varmış... Birlikte yüzerlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Ya Hazreti Gavs-ı Azam (r.a.)! Acaba senin şu omzundaki kıl kadar olabilir miyim? Sen ne yüce bir Gavs-ı Azam, ne azametli bir evliyasın!” dediğinde... Hazret-i Gavs-ı Azam: “Oğlum Osman! O Kadar da uzun boylu değil: Ben Gavs-ı Azam'ım... Sen de hakiki bir Gavsın!” diyerek başlamış Şeyh Osman Nuri'yi (r.a.) öven arapça şiirler söylemeye...Ben "ya Pir benim bu makamda gelişimde sizin de bir hizmetiniz ve himmetiniz oldu mu?" diye sorunca da: "Anana sor bakayım, sen bebek iken beşiğini kim sallıyordu?" cevabını verdi. Anama sordum evet oğlum beşiğinde ağladığın zaman beşik görülmeyen eller tarafından kendi kendine sallanırdı dedi… 

ASKERLİĞİ: 1914 yılında başlayan 1.Dünya savaşında Erzurum, Kars Cephesinde (Şark Cephesinde) görevlendirilmiş ,Yanında askerlik yapan Yanında aşkerlik yapan bir kişi şöyle anlatır. "Şark cephesinde savaş çok şiddetlenmişti. Mübareğe Genç Osman diyorlardı. Karşıdan top yağıyordu. Üstümüze doğru savaş bir hayli şiddetlenmişti. Mübarek gelen topları bir şeyler söyleyip sağ elinin içiyle durduruyordu. Mübarek akşam olunca üstündeki kaftanını çıkarıp sallayınca yüzlerce mermi çekirdeği dökülürdü.""Şeyh Osman Nuri hazretlerinin hareketleri bir gün çok ilgimi çekti ve takip etmeye başladım. Akşam olunca Mübarek emrinde bulunan askerlerin çadırına girip bazı arkadaşlarımızın gözlerinden öperdi. Bu olay çok ilgimi çekmişti. O insanların cepheden sağ dönmediklerini gördüm. Mübareğe sordum. O da, "onların kaderini yaradan ne güzel yaratmış. Onlar Allah için ve vatanı için şehit oldular," buyurdu. Mübareğe Allah için bize de dua edin biz de şehid düşelim dedim. Mübarek gözlerini yumup biraz sonra "Evlad Allahu Teala'nın takdirini kimse bozamaz," diye buyurdu.  30 yıla yakın süren askerlik hayatını, kıdemli binbaşı rütbesiyle Elazığ Askerlik Şubesi başkanıyken noktalamıştır.  

ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) GAVS-I AZAM ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ'NİN (r.a.) TÜRBESİNİ ZİYARETLERİ VE SONRASI


Şeyh Ömer'in (r.a.) halifesi olan Şeyh Osman (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.) türbesine sık sık gitmesi... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) mucizevi kerametiyle onunla açıkça konuşmaya başlaması, türbeye gittiğinde kapalı olan türbe kapısının kendiliğinden açılması gibi pekçok kerametlerin zuhuru, O'nun (r.a.) ruhaniyatıyla konuşmaya başlaması hadiseleri Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.); “Oğlum Osman, sık sık atına bin de gel... O sultan boyunla atının üstünde gidişini göreyim!” demesi ve buna benzer gaybi, sırlı buluşmalar neticesinde Şeyh Ömer'in (r.a.) desturu olmadan Gavs-ı Azam'a dönmesi, ona aşık olma hadisesi sonrasında kalbi Şah Geylani'ye (r.a.) dönmüş... Ruhaniyatı, ferasetiyle bunu bilen Şeyh Ömer (r.a.) genç halifesine ders vermeyi düşünmüş. Birgün Biyara'daki sohbet, bir yaz günü akşamının derinliğinde tekkenin damında açık, yıldızlı bir havada yapılıyormuş. Herkes merdivenden tırmanıp dama çıkmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.) abdest almada geciktiğinden en sona kalmış. Gavs Şeyh Ömer (r.a.) müritlerine: “O, merdiveni yukarı çekin!” demiş. Şeyh Osman (r.a.) dama çıkmak istemiş; ama merdiven yok... Sağda solda merdiveni ararken Gavs Şeyh Ömer'in (r.a.) sesi yankılanmış: “Osman, Osman sen Allah'a merdivensiz de gidersin...” Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) bu olayla bir ders vermek istemiş...

 

SİLSİLESİ:Osman-ı Seraceddin Tevila (k.s.), Muhammed Bahauddin (k.s.), Ömer Ziyaüddin (k.s.), Necmeddin-i Kübra (k.s.), Osman Nuri-yi Bağdadi (k.s.), Ali Kara (k.s.) KERAMETLERİ:Malatya'daki evinin bahçesinde vefat eden bir müridini himmetiyle diriltmiştir. “Oğul Allah'tan beş sene daha sana ömür aldım... Beş yıl daha yaşayacaksın!” demiş... Adam günü gününe beş sene sonra ölmüştür. Ona, en büyük kerametler verilmiştir. Her şeyi yüze karşı söylediğinden gizli günah sahibi müritleri yanına gitmeye çekinirlermiş..Adıyamanlı bir evliya Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) hakkında sürekli ileri geri konuşup: “Bu ne biçim şeyh! Kısa pantolon giyiyor! Sakalı yok, sarığı yok, cübbesi yok, kasket şapka takıyor!” diyerek tenkit edermiş. Birgün rüyasında Hz.Muhammed (s.a.v)'i görmüş... Peygamberimiz evliyaya: “Ceddim Osman Nuri (r.a.) hakkında ileri geri konuşma... Ona hem gavslığı hem de on iki tarikatı çalıştırma iznini biz verdik... Bir daha böyle şeyler konuşursan seni meclisimizden sileriz,” buyurmuş. Bunun üzerine o evliya hatasını telafi edip, özür dilemek maksadıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yanına gelmiş. Daha bir şey demeden Gavs-ı Bağdadi (r.a.): “Rüyanda Hz.Peygamberimizi mi gördün? Sana şöyle şöyle mi dedi... On iki tarikata baktığımızı mı söyledi!” diyerek o evliyanın rüyasını anlatınca evliya eline kapanıp af dilemiş. 

DÜNYAYA GELMEDEN ÖNCEKİ TASARRUFLARI...
Hazret-i Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bir rivayette bu olayın tanığı olan gelinlerinin anlattıklarından hareketle şöyle bir olayı aktarmıştır: “Şeyhi ziyarete seksen, doksan yaşlarında bir teyze gelmişti. Şeyh oğluyla içeriye girdi. Bu arada o köylü kadın yüzünü peçeyle örtüp, neredeyse yerlere yapıştı.” Şeyh: “Teyze biz de senin oğlun yaşındayız. Bizden ne mahcup olursun!” dedi.. Kadın mahcubiyetinden neredeyse yere yatacaktı. Şeyhe çay getirdik. Çayı üzümle içiyordu. o yıllarda şeker çok az bulunan bir şeydi. Ve konuşmaya başladı... Teyze sen on beş on altı yaşlarındaydın... Hava sıcaktı... Damda yatıyordun... Birdenbire zikir sesi duydun ve uyandın... Hz.Nebi (s.a.v), Al ve Ashabı, Ricalül Gayb Erleri zikrederek geçiyorlardı... Sen onları gördüğünde dehşetten bayılacak gibi oldun...” demiş... Bu esnada teyze hayretle yerinden doğrulup yüzünü açarak şeyhe bakmaya başlarken şeyh devam etmiş: “Kendini kaybedip tam aşağı düşecekken bir gaybi el seni tuttu... Yerine koydu...” dedi ve gülerek sustu. Kadının hayretten ağzı açık kalmıştı. Şeyhe çok dikkatli bir şekilde baktı... Baktı... Ve haykırdı: “O beni tutan kişi sendin, aman Allah'ım sendin!” diye ağlamaya başlarken, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.): “Evet... O bizdik...” diyerek gülümsedi. (Bu olay olduğunda Hazret'i Gavs'ın (r.a.) o kadınla aynı yaş diliminde olmadığı, aşağı yukarı 30-40 sene önce dünyaya gelmeden ruhaniyatıyla bu tasarrufu yaptığı oldukça açıktır.) Sonra çayını bitirip odasında kendini bekleyen ihvanlarının yanına gitmiş...Cemaatle namaz kıldırdığı kimi zamanlarda sağa selam verip namazı bozarak: “Bekleyin falan geliyor... O da namaza katılsın!” buyurduklarında kapı çalar, denilen müritleri gelirmiş.İki mürit Şeyhin ziyaretine gitmektedirler... Yoldaki çaydan geçen bir köylü seyyah o müritlere yaklaşarak selam verir. Müritler selamlı alırlar. Onunla ilgilenmeden yollarına devam ederler. Bu karşılaşma öncesinde müritlerine kendi kendilerine şöyle konuşuyorlarmış: “Şeyh Osman Bağdadi (r.a.) öyle yüce bir Seyyid Gavs'tır ki Hızır (a.s.) gelse ona boyun eğmeyiz.” Müritler şeyhin huzuruna vardıklarında: “Oğul yolda gelirken birbirinize Hızır'la (a.s.) ilgili şöyle şöyle demişsiniz. Şu an Hızır (a.s.) yanımda. Gelirken karşılaştığınız, size selam veren köylü de oydu. Aferin oğlum... İşte böyle olun...” buyurmuşlardır.Hz. Gavs'ı Bağdadi (r.a.) müritleriyle otururken , masasının üzerine bazen arapça yazılı bir mektup inermiş. Bu acayip durumu gören müritlerden nazdar makamında olanlar: “Hayran o mektubu kim yolluyor?” diye sorduklarında: “Oğul Bağdat'ta bir şeyh bize rüzgarla ara sıra bu mektubu yolluyor. Bize soruları oluyor...” Biz de ona Fırat nehriyle mektup yolluyor, cevap veriyoruz,” derlermiş.Hazreti Gavs'ın evinde de yılanlarla sohbetleri olduğu yüzlerce vakalarla nakledilir. Birgün evde yalnız oturduğu sırada kapıda içeri siyah bir yılan süzülür. Gavs'ın küçük kızı bağırarak babasının yanına koşunca o azametli gavs kızına: “Korkma kızım... O bize ziyarete geldi... Sana kötülüğü dokunmaz,” demiş... Yılan Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) karşısında dikilerek öylece durmuş. Bir ara Hazreti Gavs: “Bana bir yaprak getirin demiş. Dua ederek yaprağı yılana vermiş. Yılan yaprağı ağzına alarak geldiği yerden süzülerek gitmiş...” Bu olaya tanık olan Gavs-ı Bağdadi'nin (r.a.) kızı demiş... “Baba o yılan ne yaptı? Niçin ona yaprağa dua okuyup verdin?” deyince Hazreti Gavs (r.a.): “Kızım bu yılanın eşi oldukça ağır hastaymış. Bizden dua istedi... Biz de dua ettik inşallah Allah (c.c.) şifa verecek,” buyurmuşlar...Çocuğu olmayan bir müridi onu evine davet etmiş... Yolda gelirken köylüler Hazreti Şeyhi (r.a.) karşılamışlar. Yolda giderken: “Durun oğul!” demiş... Bir müddet öylece durmuşlar... Sonra Hazret-i Gavs (r.a.): “Oğul siz ne yapmışsınız? Bundan iki sene önce bir yılanı tutup ateşte canlı canlı yakmışsınız. Yılanın ruhu sizi bana şikayet ediyor. Oğul yakmak Allah'a (c.c.) mahsus, niçin böyle yaptınız?” diye köylüleri azarlamışlar. Bu keramet karşısında şaşkına dönen köylüler şeyhten özür dileyerek yağmur yağsın itikadıyla böylesi batıl çirkin bir işi yaptıklarını itiraf etmişler. O müridin bahçesinde otururlarken: “Bu dut ağaçları seni bana şikayet ediyorlar... Onları abinin bahçesinden izinsiz olarak getirip kendi bahçene diktiği söylüyorlar.” buyurunca o çevrede sayılı dindarlardan bilinen mürit: “Hayır baba! Böyle bir olay sanırım olmadı,” deyince... Şeyh tasarruf ve himmetiyle onun gönül gözünü açmış. Karşısında konuşan dut ağacı ona çıkışmaya başlamış. Hazreti Gavs: “Hadi kendi aranızda anlaşın!” diyerek gülmüş. O mürit ağaçla konuştuktan sonra hatasını anlayıp şeyhten özür dilemiş. Şeyh o hali üzerinden himmetiyle geri almış...
Hazreti Gavs-ı Bağdadi (r.a.) kahhar meşrep bir Gavsullahtır. O üç şeyden nefret etmiştir: Müritlerinin kendi varlıklarını ortaya koyarak insanları kendilerine bağlamaları, yolunu terkederek ya da terketmeksizin başka mürşitlerin sözüyle oturup kalkmak... Aldığı dersi bir yapıp bir yapmamak en öfkelendiği hususların başında gelirmiş... Bu nedenle ruhani himmet ve duasıyla pek çok halifesi, müridi onun sillesini yemişler.Kur'anın bu kadar yakıcılığının nedenini soran müritlerine şöyle buyurmuş: “Biz Hazret-i Peygamberimizin (s.a.v.) simasına bakarak Kur'anı okuyoruz... Bu yanıklık, bu etki bu sırdandır.”Bir sohbetinde Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.) şöyle demiş: “Ben müritlerim için cinlerin, şeytanların tasallutundan korkmuyorum; ama onlardaki bizim nurumuza aşık olan kızların, kadınların müritlerimize tasallutundan korkuyorum. Bu onları batırabilir,” diyerek bu sırra dikkat çekmişler. Bu nedenle vazife yapan şakirtlerine aşkla yaklaşan kızların çoğunu sille vurarak başlarından defetmiş... Bu husus bütün şakirtlerince dilden dile aktarılarak anlatılagelen çok önemli bir noktadır.

Müritlerince nakledilen bir olayda Hazreti Gavs (r.a.) birgün Diyarbakır'daki bir şeyhi ziyaret etmiş. Sohbetleri sırasında o şeyhin bir müridi manen bitkin, takatsiz bir halde yanlarına gelince şeyhi: “Ne oldu oğlum sana?” demiş... O mürit: “Şehirden geliyordum. Karşıdan Kürt Celal lakaplı bir evliya geliyordu. İçimden hep müritlerini vurup helak ediyor. Keşke böyle yapmasa dedim... Tam yanından geçerken, “vaktine hazır ol!” diyerek himmetiyle beni vurup helak etti,” demiş... O, kahhar gücüyle Diyarbakır'da cami minarelerini ruhani eliyle salladığı söylenen bu dehşetli evliyanın müridine yaptığı hareket karşısında ne yapacağını şaşıran şeyhi sessiz kalmış. Çünkü ona ruhani gücü yetmiyormuş. Bu arada Gavs-ül Bağdadi Şeyh Osman Nuri (r.a) bu duruma oldukça öfkelenmiş... O müride şeyhinin perişan ve şaşkın bakışları arasında şöyle haykırmış: “Oğlum... Var git Kürt Celal'in tekkesine... Karşısında dur... Kürt Celal vaktine hazır ol,” de... Kabe'yi rabıta et... Gerisine karışma... Öylece rabıtada kal!” demiş... Mürit şeyhin müsadesiyle Kürt Celal lakaplı o dehşet ve kahhar evliyanın tekkesine gelmiş. Karşısında vurduğu müridi görünce Kürt Celal: “Niye geldin?” diye çıkışmış... O mürit: “Kürt Celal vaktine hazır ol!” demiş ve söylendiği gibi rabıtaya dalmış... Bir müddet öyle kaldıktan sonra gözlerini açmış... Kürt Celal mosmor olmuş, güçlükle nefes alıp veriyormuş... Ölümcül bir duruma gelmiş... O mürit, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin yanına koşup olanları anlatmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Şeyhim Necmedddin'in (r.a.) ruhaniyatı onun hayat yaprağını kuruttu. Rabıtada kalsaydın o boğulup ölürdü demiş...
Bir rivayette Kürt Celal lakaplı o evliyanın ilmi de gitmiş... Affı için Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) yalvarmış... Şeyh Osman: “Allah (c.c.) sana bu ilmi verdi ki onu bunu vurup helak mı edesin!” diye o evliyayı azarlamış. Evliyalığına ait sırlarını almış ona tekrar vermemiş. Buna benzer yüzlerce olayda hem halifelerinden hem müritlerinden, hem de diğer yollardan sille vurduğu evliyalar olmuş... Seyyid Hakim Arvasi (r.a.), Alvarlı Efe Hazretleri (r.a.) gibi pek çok evliyaullah “O, Arap şeyhin vesileliğiyle bizler Allah'ın (c.c.) nurunu alıyoruz...” diyerek Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) metheden sözler söylemişlerdir... Ona derin bir sevgi duymuşlardır... Bütün bunların en doğrusunu bilen Rahman'dır...
                                                             

VEFATI:1943 yılının Aralık ayında Malatya'dan Yozgat'a gelen bu büyük mürşit, büyük mutasavvıf, zamanın kutbu Şeyh Osman Nuri Bağdadi (KS) 40 gün gibi kısa bir süre içinde kendisini çevresine kabul ettirmiş, sevmiş, sevilmiştir. Vefatına yakın günlerinde "BENİ YOZGAT TOPRAKLARINA DEFNEDİNİZ" demiştir. Yozgat'ın kadir kıymet bilen halkı bu büyük misafirini, 40 günlük hemşerisini 23 Ocak 1944'de Çamlık altı mevkiinde, Sarı toprak mezarlığına defnetmişti. Yozgat’ın  Sarı Toprak’lık Kabristanında bulunan Türbesi,Yurdumuzun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin ve gönül dostlarının  ziyaret ettikleri  bir sevgi ve huzur abidesidir.

ES-SEYYİD ŞEYH OSMAN NURİ ÖLMEZTOPRAK

Es-Seyyid Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak, 1879'da Bağ­dat'ta dünyaya gelmiştir. Bundan ötürü, "Osman Nuri Bağdadi" diye de anılır. Babası Osmanlı Ordusunda da subay olarak görev yapmış olan Muhammed Emin Efendi, anası Fehime hatundur. Haşimi sülalesi Kral soyundandır. Ana tarafı Hz. Hasan, Baba tarAfı ise Hz. Hüseyin (r.a.)'den gelme olup; 37. kuşak Seyyid, Ehli Beyt ve Evladı Resulullah'tır.

Şeyh Osman Efendi, en son İstanbul Askeri Lisesinde okumuş ve harbiyeden subay olarak mezun olup orduya katıl­mıştır. Birinci Cihan Savaşında çeşitli cephelerde savaşlara katılmıştır. Kazım Karabekir komutasındaki Doğu Cephesinde, binbaşı rütbesi ile bizzat süngü muharebelerine katılarak komuta etmiştir. Bu arada Askeri Mahkeme Başkanlığında da bulun­muştur. Daha sonra Diyarbakır-Derik ve Elazığ Askerlik Şube Başkanlıkları yapmış ve Elazığ Askerlik Şubesi Başkanı iken, kendi arzusu ile emekliye ayrılmış, Malatya'ya yerleşmiştir.

Malatya'da iken, 1943 Aralık ayının son haftasında Yoz­gat'a ailesiyle birlikte mecburi iskâna tabi tutulmuş, burada 23 Ocak 1944'de vefat etmiştir. Türbesi Yozgat'ta, Sarı Topraklık denilen kabristandadır.

Kızı, Hace Sadiye Ölmeztoprak babası Şeyh Osman Efendi hakkında şunları ifade etmiştir: "Babam, es-Seyyid Şeyh Osman Efendi'nin her fani gibi zahiri hayatı 1879'da Bağdat'ta başlamış; 1944'de Yozgat'ta noktalanmıştır. Zahiri rütbesi bin­başı, batını makamı ise Gavs'lıktır. Binbaşılığında Ruslara karşı girilen süngü muharebelerinde önde giden komutanlar arasında yer almış; gavslığında ise, büyük merhaleler aşmış, yüksek makamlara ulaşmıştır. Keşif ve kerameti zahir, yete­rince anlaşılıp anlatılması güç olan bir gönül sultanı olmuştur".

Kerameti zahir, zamanın gavsı olan Şeyh Osman Efendi, dini bilgilerini ve engin tasavvuf eğitimini daha küçük yaşlarda iken Kadiri Tarikatı'nın kurucusu ve piri Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin tekkesinde Şeyh Ömer-i Ziyaeddin'den alır, onun

oğlu Şeyh Necmeddin eliyle de irşat olur. Kadiri Tarikatı'nın önde gelen pirleri arasına girer ve kendisinhe bizzat Peygambe­rimiz (sav) tarafından dokuzkolun icazet yetkisi verilir.

Bunu, zamanın Kâhta Müftüsü gördüğü bir rüya ile şöyle anlatır: "Zamanın politik kuşkusu sonucu, Şeyh Osman Efendi ve birkaç arkadaş Söğütlü Camii'nde gözaltında bulunuyordu. Ş. Osman Efendi'nin sakalı yoktu, geceleri pek uzun olmayan bir don ile yatıyor, davranışları bizlere benzemiyordu. Açık açık keramet söylüyordu. Ben içimden bütün bunları eleştiriyordum. Gece Peygamber Efendimiz (sav) rüyama girdi: "Halifemiz Şeyh Osman Efendi'ye söyle kendisine 12 kolun da yetkisi, dokuzunun icazeteni verdik" dedi. Ben ilk kez böyle bir rüya görmenin sar­hoşluğu ile uyandım ve hemen Ş. Osman Efendi'nin yatağının ucuna gittim. Şeyh mışıl mışıl uyuyordu. Benim geldiğimi his­sedince gözünü açtı ve daha ben konuşmadan, "ne o Müftü Efendi, Peygamberi rüyanda mı gördün? Bize bütün tarikatların icazet yetkisini verdiğini mi söyledi. Bize bu yetkiyi 12 yıl önce vermişti. Senin bize atmaman, iyi tanıman için sana görünmüş. Git yat, bir daha atma" dedi. Benim atacak halim mi kalmıştı. Hemen kendine intisab ettim".

Keşif ve kerametlerini açık açık söylemesi ve ortaya koyması karşısında, Malatya'lı âlim ve hal sahibi Keşşaf Hoca, "Şeyh Efendi bu kadar keramet söylenir mi, bu dinen sakıncalı değil mi?" sorusuna karşı Ş. Osman Efendi, "Hoca Efendi, biz Peygamber'den de, Pir Abdulkadir'den de izinliyiz. Söyleme­mizde bir sakınca yoktur" cevabını verir.

En büyük kerametlerinden birisinin, çok etkili bir ses ve ton ile Kur'an okuması gösterilir. Kur'an okumasını dinleyenle­rin kendilerinden geçtikleri söylenir. Kendisine: "Efendi, sizin okuduğunuz Kur'an bir başka tesir ediyor, sebebi neder?" diye sorulduğunda, Şeyh Efendi: "Biz Kur'an-ı Peygamber'in huzu­runda O'nun yüzüne bakarak okuruz" karşılığını verir.

Bir başka sosyal kerameti ise, Akçadağ-Aşağı Örükçü Köyündeki Ali Efendi'yi halife olarak yetiştirip irşad etmesi ve yörede İslami ahlakın yerleşip huzurun sağlanmasındaki etkisi, emeği olarak belirtilir.

Başlangıçta da belirtildiği gibi, Gönüller Sultanı Şeyh Osman Efendi'yi satırlarla anlatmanın güçlüğünü duyarak, binlerce kerametinden bir kaçını sunup nasibince anlamak isteyen­lerin takdirine bırakalım:

Elazığ'da bir manavdan armut alırken, manava: "Armut­ların arasında haram olanlar var", "Hayır Efendim" diye itiraz eden manava: "Bak işte şu armutlar biz manavın kardeşinin bahçesinde yetiştik onun hakkıyız diyorlar, ne dersin" der. Manav: "Evet Efendim bahçe kardeşimle miras bölgüsü sınırın ötesinden benim bahçeye dökülmüşlerdi, toplayıp getirdim" der ve büyük bir şaşkınlık ve teslimiyetle özür diler, tövbe eder.

Genç bir dervişi, akşam vakti evine giderken Malatya-Dörtyol semtinde giden güzel bir bayana biraz dikkatli bakar. Evine girip oturunca, kadın yine gözünün önüne gelir ve hayal eder. Bu sırada kapı aniden açılır. İçeri binbaşı rütbesi ile Ş. Osman Efendi girer ve "kendine gel, bırak elin kadınını düşün­meyi" diyerek bir de tokat vurur. Tokatın tesiriyle odanın orta­sına yıkılan dervişin bir kulağı duymaz olur ve halen duymadı­ğını söyler. Şeyh'in sesi duyulmuş, tokadı yemiştir ama kendisi ortada yoktur. İkinci gün Derviş, Ş. Osman Efendi'nin evine huzuruna gider. Şeyh, dervişi daha görür görmez konuş­masına ve özür dilemesine fırsat bırakmadan: "Ölen kendinize gelin, Allah'ın helal dediği helaldir, haram dediği haramdır. Akşam neydi o kadını düşünmen" diye zahiren de dervişini uyarır.

Köyde, karanlık ve sıcak bir odada hanımı ile yatan bir köylü derviş, gece ayağı ile yorganı üzerinden atar. Biraz sonra yorganı birisi yeniden üzerlerine örter. Bu birkaç kez tekrarlanır. Adam bunu karısının yaptığını sanar, oysa karısı uyumaktadır. Konuyu biraz anlar... İkinci gün Şeyh Osman Efendi'nin ziyaretine gider. Şeyh Efendi devrişlerine sohbet etmektedir. Yorganını örttüğü dervişin geldiğini görünce, konuyu değiştirerek, "Sizler artık çocuk değilsiniz, yorganınızı gece gelip biz mi örtelim.. Allah karanlıkta görmüyor mu, o ne biçim çırılçıplak hayâsızca yatmaktı" der.

Genç bir derviş anası tarafından, "Genç yaşta dervişlik mi olur. Bırak şu dervişliği de dünya işlerine bak" şeklinde sü­rekli rahatsız edilir. Günün birinde derviş, anası ile Şeyh'in hu­zuruna gelirler. Şeyh, kadına "oğlunu rahat bırak, o hem dünya işine hem ibadetine bakar" derse de kadın ikna olmaz ve Şeyh, bunun üzerine kadının geçmişteki kirli çamaşırlarını sadece yüz kızartıcı bir sahneye geldiğinde, "Aman Efendi o işler 60 sene önceydi, sen o zaman neredeydin... Anlatma anlatma ben de oğlum da sana kurban olalım" der ve kendisi de intisab eder.

Şeyh Osman Efendi Hazretleri, bir gün dervişleri ile evine giderken, sokakta bir dilenci rastlar ve "Efendi, Allah rızası için, sevdiklerinin hakkı için bana biraz harçlık ver" diye elini açar. Şeyh Efendi örme para kesesini çıkarır bakar içinde bir altından başka hiç para yok. Çıkarıp altını dilenciye verir, dervişlerine de "Altın verdiğimizi ananıza, hanımınıza söylemeyin, kadındır belki razı olmaz bu kadarına" der. Boş cüzdanla evine gider.

Sadık bir devrisi birgün Şeyh Osman Efendi ile aynı ca­mide namaz kılarlar. Derviş, namazda cezbe haline girer ve "Şeyhime verecek kıymetli bir şeyim yoktur. O yaşlandı, ben ise gencim. Eğer varsa benim kalan Ömrümü Şeyhime ver de o ya­şasın Allah'ım" diye yakarışta bulunur. Caminin kapısı önüne çıktıklarında, yanlarında bir başka derviş daha varken, Şeyh canını hediye eden dervişe dönerek: "Ali sen Allah’tan ne di­lekte bulundun.. Allah dilediğini duymuş ve senden razı olmuş. Benim ömür verecek gücüm yok mu ki devrisin kendi ömrünü sana vermemi diliyor diyor. Oğul Allah senden razı olmuş, Peygamber de burada, O'da razı olmuş sana selam ediyor. Sen de Selat getir selam et"der.

Bir derviş ailesi Ş. Osman Efendi'nin kızı "Sadiye Abla"yı yemeğe davet eder. Az yemek yiyen Sadiye Abla ke­mikli bir et parçasıyla oyalanarak yemek yemiş görünür. Gizli bir el elindeki parçayı alarak karşı duvara fırlatır ve iz bırakır... Sofrada bir şaşkınlık ve üzüntü eser... Aynı akşam ev sahibi gece yatarken, Şeyh'ine biraz özlem, biraz da sitemle, "Efendi­miz seni çok özledik, hiç değilse bir kez olsun rüyamızda bize görün" diye yalvarır, Allah'a dua ederek yatar. Rüyasında Şeyh Osman Efendi gelir, "Niçin bu kadar sitem ediyorsunuz, ben her zaman sizlerleyim. Akşam yemeğinizde de beraberdim, sadiye'nin elinden parçayı alıp atan da bendim. Oyalanma yemeğini ye diye uyardım" der.

Yozgat'ta Terzi Hüseyin diye birisi vardır. Gençliğinde resmi görevli olarak atı ile köyleri gezer. Bir gün şiddetli bir do­laya tutulur ve atı ile ırmağa düşer. Tam boğulmak üzereyken can derdi ile, "Yetiş Ya zamanın Gavsı" diye bağırır. İri cüsseli yakışıklı bir binbaşı kıyıdan elini uzatır ve atı ile birlikte Terzi Hüseyin'i dışarı çıkarır. Şaşkın Hüseyin, "Efendi siz kimsiniz" diye sorar. Binbaşı "Zamanı gelince Yozgat'a geleceğim, o zaman tanışırız" der ve kaybolur. Aradan yıllar geçer Şeyh Osman Efendi mecburi iskân için 1943 Aralık ayında Yozgat'a gönderilir. Hüseyin geziciliği bırakmış, yıllardır kendisini bo­ğulmaktan kurtaran binbaşıyı beklemektedir ve 15 yıl sonra Yozgat'ta karşılaşırlar. Hayretler içinde kalan Terzi Hüseyin: "Evet sen O'sun, zamanın gavsı" diye yine bağırır ve hizmetine girer.

Şeyh Osman Efendi'nin ziyaretine iki tane papaz gelirler. Kendilerini gizleyerek gelen papazların amaçları açık açık ke­ramet gösteren Şeyh Efendi ile tanışmak, bilgi edinmek ve ken­dilerini sınavdan geçirmektir. Elazığ'daki evine giren papazlar selam verip otururlar ve daha kendileri söze başlamadan Şeyh Osman Efendi tek tek papazların amaçlarını söyler, içlerinde tuttukları sorularını da cevapları ile birlikte açıklar. Papazlar şaşkına dönerler ve "Efendi bunları nasıl öğrendiniz derler". Şeyh Efendi siz henüz gelmeden İsa Aleyhisselam'm ruhaniyeti geldi. Hem geleceğinizi hem de sorularınızı söyledi. Papazlarla sohbet derinleşir. Sonunda papazlar İslam'ı kabul ederler. Birisi Adıyaman'a, diğeri Mardin'e dönen papazlar çevrelerine hisset­tirmeden hem papazlıklarını sürdürürler hem de İslam'ın veci­belerini gizli olarak yerine getirirler.

Şeyh Osman Efendi emekli olduktan sonra Malatya'ya yerleşir ve kendisini kanıtlamak için halkın anlayabileceği öl­çülerde daha çok kerametlerini burada gösterir. Barguzu’lu Emin Efendi kendisini davet eder. Bir bahçeden geçerlerken çöp atı­lan bir yeri göstererek, "Bak Emin Efendi bu çöplerin altında bir evliya yatmaktadır. Üzerindeki çöpleri atsınlar kabrini meydana çıkarsınlar diyor" der. Gerçekten de şeyhin gösterdiği yer ka­zıldığında bozulmamış bir insan cesedi kefenli oyarak ortaya çıkar ve temizlenip üzerine bir güzel mezar yapılır.

Barguzu’lu Emin Efendi'nin misafiri iken, ziyaretçileri ço­ğalır. Şeyhin konuştukları ve gösterdiği kerametleri kısa za­manda çevreye yayılır. Bu ziyaretçilerden bir tanesi evinde özel olarak bir sini baklava hazırlatır. Baklavayı şeyh ve misafirleri­ne götürürken içinden "Şayet ortasından üç dilimini bizzat benim ağzıma sokarsa gerçekten büyük bir velidir" geçer. Baklava sinisini getirir. Şeyh "bu baklavayı getireni bana çağırın" der. Adam gelir ve "aç ağzını" diyerek üç dilim baklavayı ardı ardına adamın ağzına bizzat eliyle sokar.. Adam "Aman Efendim siz buyurun" derse de Şeyh "hem bizzat bana ikram etsin dersin, hem de yemezsin olur mu?" karşılığını verir.

Genç bir dervişi, orta yaşlı dayısını Şeyhin huzuruna gö­türür, ders almasını ister. Yolda giderken dayısı yeğenine "şayet Şeyhin bize Kur'an okursa ders alır ben de dervişi olurum, yoksa olmam" der. Şeyh'in huzuruna girerler epey bir süre kalırlar. Şeyh Osman Efendi sohbet eder, başka şeylerden bahseder. Genç derviş içinden yalvarır Kur'an oku da dayım da arkadaşı­mız olsun diye. Netice ders almadan ayrılırken, Şeyh genç der­vişi çağırır "Oğlum Ali sen diyorsun ki Şeyh Kur'an okusun da dayım da ders alsın, pirin ruhaniyeti de, Osman onun kaderinde dervişlik yoktur, boşuna nefesini tüketme, senin mi sözünü din­leyelim Pirin mi?" der.

Bir dervişi kulaktan duyma sözler ile Şeyh Osman Efendi'yi övmek ister. Şeyhin huzuruna gelir. Şeyh kendisine: "Bir daha bizzat yaşamadığım olaylar ile bizi orada burada Övmeye kalkışma" şeklinde uyarıda bulunur... Ramazan ayıdır ve der­vişin köyü Malatya'nın içine 6 saat uzaklıktadır, "Akçadağ-Bahri Köyü". Şeyhin evinde iftarını açan derviş köyüne gitmek üzere izin ister ve yola düşer... Yeşiltepe'yi geçince bir de bakar ki Şeyh Osman Efendi'de önünde bir iki kişi ile gidiyor... Onlara kavuşmak için gayret gösterir. Onlar gider, derviş gider kavu­şamaz. Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkına bile varmaz. Bir de bakar ki köyüne gelmiş. Komşuları ellerinde fenerleri camiye gidiyorlar. Sabah namazı vakti sanır. Evine uğrar "ne o teraviye gitmiyor musun?" diye hanımı kendisini uyarır. Derviş şaşkındır. Durumu yeni anlar. Meğer Malatya'dan altı saatlik köyünü yarım saat bile sürmeden gelmiştir. Şehrin dışında önüne düşen şeyhin hayali kendisini zaman dilimini katlayarak ve yolu kısaltarak yarım saatte köyüne getirmiş köyün girişinde de kaybolmuştur. Aradan zaman geçer tekrar şeyhin huzuruna gelir. Bu kez Şeyh Efendi, "Şimdi ne gördün yaşadınsa öyle an­latabilirsin" der.

Hafız'ı Kur'an olan gönüller sultanı Şeyh Osman Nuri Ölmeztoprak'ın kerametleri de zahirdir. Bütün kollar için yetki­lidir. Kerametlerini ve menkıbelerini bir kaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir. Bağdat yakınlarında birgün Fırat Nehrinde yıkanıp serinlerken, mana âleminde Pir Abdulkadir Geylani Hazretlerini görür. Pirin omuzunda bir kıl dikelir. Ve Ş. Osman Efendi Hazretleri Pir'e; omuzundaki kılı ima ederek: "Omuzundaki şu kıl olabilsem diye hayranlığını ifade eder ve bağlılığını arzeder. Pir ise," o kadar değil Osman, aramızda pek derece farkı yoktur, birimiz gavsı Azam birimiz kutbul aktabız" der. Şeyh Osman, "Pirim, benim bu dereceye gelmeme de zahiren de hiz­metiniz oldu mu?" sorusuna karşı Pir Abdulkadir Geylani Haz­retleri; "Anana sor bakalım, küçükken beşiğini kim sallardı". Şeyh Osman Efendi anasını durumu sorar. Anası, "Oğlum sen öteki çocuklara benzemezdin, seni göremediğim birileri büyü­türlerdi. Gece uyandığımız zaman beşiğin kendi kendine sal­landığını görürdüm" cevabını verir.

Şeyh Osman Efendi Hazretleri, iki ay gibi kısa bir süre kaldığı halde Yozgat'ta silinmeyen bir iz bırakır, gönülleri fet­heder. 23 Ocak 1944'de dünyasını değişir ve Sarıtopraklık Mezarlığına götürülür. Üzerine yaptırılan yeşil ve şirin türbe her yıl binlerce gönül erlerince ziyaret edilir. Kabri yeniden ya­pılmak üzere üzeri açıldığında kefenini solmadığı şahadet par­mağında da bir damla taze kanın kurumadığı görülür...

Cismi Yozgat’taki türbesinde, ruhaniyeti ve bıraktığı ma­nevi sevgisi gönüllerdedir. Nur içinde yatsın.(GÖNÜL SULTANLARI)

14302
0
0
Yorum Yaz