SİZLERDEN GELENLER

2005-01-21 12:57:00

Es Seyyit M. Latif Lütfü K.S. Anılarından (Oğludur) 

Şeyh seferberliğe gittiği zaman seferberliğin ilk senesiydi. Hazret-i Nuh’un (a.s.) ziyaretine gitmiştik, Hazret-i Nuh (a.s.)'ın mübarek türbeyi saadetlerini geçtikten bir müddet sonra Hazret-i Nuh (a.s.)kendisine seslendi: “Bu tarafa dön!” dedi. Şeyh Osman Nuri Hazretleri (r.a.) o tarafa döndü. Sonra attan indi. Şeyh O mübareğin türbe-yi saadetlerini ziyaret etti. Hazret-i Nuh (a.s.) Şeyhin sol koluna pazubant dikti ve Şeyhe: “Seferberliğe gidip sağ salim döneceksin.” dedi. Kendini müjdeledi... Ondan sonra Seyyit Kadri Efendi (ks), Şeyh Osmanı (r.a.) evine davet etti. O akşam Seyyit Kadri Efendinin (ks) evinde kaldı ve sohbet etti. Sohbet esnasında Seyyit Kadri Efendiye (ks) tespih verdi. O tespihten sonra birkaç gün Cizre’de kaldı. Bir zaman sonra dedi ki: “Artık ben seferberliğe gidiyorum, Erzurum'a... Çayın öte tarafında Şeyh Ömer (r.a.) ile irtibat peyda edersin bu irtibat neticesinde inşALLAH ilerde muvaffak olursun.” dedi ve hakikaten de öyle oldu. O gün hükmüyle gitti geldi ve Şeyh Ömeri (r.a.) ziyaret etti... Netice itibariyle Seyyit Kadri Efendi (ks) çok büyük bir zat oldu. ALLAH şefaatine nail etsin...
 
İkindi zamanı sobayı yakmak için bir kucak odun aldım yukarıya çıktım. Kapıyı açtım, içeriye girdim. Şeyh ikindi namazını kılmış rabıta alemine dalmıştı... Bir ara döndü bana baktı: “Kimsin?” dedi. Şaşırarak: “Lütfüyüm.” dedim. Bana: “Nerelisin?” dedi. Ben:”Bağdatlıyım.” dedim. “Kimin oğlusun?” dedi. “Osman'ın oğluyum.” dedim.... ”Allaahhh! Huuuu!, Baakiii!, Allaahhh!” dedi. Tekrar ikinci bir sefer rabıtaya geçti... Aradan yarım saatten fazla bir zaman geçti. Ondan sonra gözünü açtı. Dedi ki: “Oğlum ben mahşerden geliyorum. SuphanALLAH! Cenab-ı Hakk bize öyle bir selahiyet bahşetmiş ki... Arkadaşlarımızı aldık. Saf halinde sıratı geçtik. Bir müddet sonra bir tepenin başında bize bir seda aksetti: “Osman bu tarafa, Osman bu tarafa!” döndüm baktım bizim şeyh rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer... O da arkadaşlarını toplamış; sancağını bir ağacın başına dikmiş... Haşir saatini bekliyor... Arkadaşlar birbirimize karıştık... Ben de şeyhimin sancağının altına sancağımı diktim. Yanı başına oturdum. Haşir saatini bekliyordum... Bir müddet sonra yine yüksek bir tepeden bir seda aksetti kulağıma... Şeyh Ömer rahmetullah-ı aleyh: “Abdülkadir Geylani Hazretleri (r.a.) seni istiyor... Ses yok; oraya git! Bir müddet sonra hep birlikte ALLAH’ın(cc), Peygamberin(sav) huzuruna çıkacağız!” dedi.. Arkadaşlarımı aldım... Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin (r.a.) arkadaşları arasına karıştık. Sancağımı sancağının altına diktim. Bir müddet sonra tekrar oradan sancağımı aldım arkadaşlarla beraber Haşir yerine gittik. ALLAH bize o kadar büyük bir selahiyet verdi ki... Haşir meydanında dolandık, dolaştık. Hiç kimse bize nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz? demedi... Fazl-ı Bari Cenab-ı Hakk bize na-mütenahi selahiyat bahşetmiş... Bununla beraber, yer gök melekleri bir ara tespih ettiler. Oradakilerden sorduk: “Bu ne ki?” diye... Dediler ki: “ Rabbi’l Azze Cenab-ı Hakk zuhur edecek!” dediler. Hakikaten bir müddet sonra Rabbil Azze Cenab-ı Hakk zuhur etti ve arkadaşlarıma da ferden ferda Cenab-ı Hakkı gösterdim... Bir müddet sonra yine yer gök melekleri tespih etti. “Bu nedir?” diye onlara sordum. Dediler ki: “ Peygamber aleyhisselat-ı vesselam zuhur edecek!” Neticede bir müddet sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem zuhur etti ve arkadaşlarıma gösterdim. Ondan sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem bana bir anahtar uzattı. Anahtarın üzerinde “Lailaheillalah Muhammeden Resullah” ibaresi yazılıydı: “Osman, cennetin ilk kapısını sen açacaksın!” dedi. Hakikaten Cennetin kapısını açtım ve arkadaşlarla beraber içeriye girdik. Cenneti, Kur-an'da Cenab-ı Hakk az methetmiş; cennet daha fazla methe şayan bir yer. İçeri girdik ve herkesin makamına göre çalışması nispetine göre yerini ayırdık ve yerleştik. Vaziyet bundan ibaret.
 
“Allaahhh!, Huuu!, Bakii!, Hayyy!” diyerek gözünü açtı bana baktı ve döndü dedi ki: “Oğlum biraz evvel buraya kim gelmiş?” dedi. “Bendim baba.” dedim... “Ne dedim?” dedi... “Nerelisin?” dedin, ben de “Bağdatlıyım.” dedim. “Kimin oğlusun?” dedin, ben de “Osman'ın” oğluyum... “İsmin?” dedin, ben de “Lütfü”dedim... Bunun üzerine, “Ya Rabbi şükür! Ya Rabbi şükür!”... dedi. Üç defa şükür ettikten sonra tekrar secdeye kapandı, ALLAH'a hamdü sena etti... Sonra “Oğlum, ben elli altı sene evvel tekkedeyken bu hal Şeyhimin başından geçti... Şeyhim Rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer (r.a.); oğlu Necmettin’den (r.a.) bu suali sormuştu.. ALLAH bize de nasip etti. Dolayısıyla, ALLAH’a şükrederiz, vaziyet bundan ibaret. ALLAH büyüklerimizin şefaatine nail eylesin...
 
Birinci Cihan Harbi sırasında Ordu Komutanı Karavasıf Paşa 45-50 kişilik mahiyetiyle beraber gelip: “Osman Nuri Beyin çadırını arıyorum.” dedi.. Bu sözü işitince çadırdan dışarıya fırladım: “Buyurun Paşam benim çadırım burasıdır ,emrindeyim!” dedim... “MaşALLAH Osman Bey tebrik ederim, teşekkür ederim!” dedi. Atının başını tuttum indi aşağıya: “Hoş geldiniz Paşam!” dedim: “Teşekkür ederim hoş bulduk.” dedi... Sonra: “Osman Bey, ben Müslüman çocuğuyum... Anamın adı Feride babamın adı Abdullah. Aslen Şamlıyım... Dolayısıyla ALLAH'ın bir olduğuna kanaatim var, Peygamberin(sav) hak olduğuna da kanaatim var. Kur-an'ın hak olduğuna da kanaatim var, cennetin-cehennemin hak olduğuna kanaatim var; fakat ben bunlara bir türlü kanaat getirip de inanamıyorum. Dolayısıyla beni ikna et, bu müşkülattan beni kurtar.” dedi. Ben de lazım olan sohbeti ifa ettim ve yeni baştan kelime-i şahadet getirdi: “Eşhedü en la ilahe illALLAH ve eşhedü enne Muhammeden ResulALLAH!” dedi. Şahadet kelimesini getirdi... “Bu andan itibaren arkadaşlar ben müslüman oldum. Osman Beyden ALLAH razı olsun. Kalbimdeki müşkülattan sıkıntıdan beni kurtardı. Dolayısıyla Osman, ALLAH seni vatana millete bağışlasın. Ordumuzun Genç Osmanı da bugün sensin!” dedi ve bizden tespih aldı; arkadaşlarına da dersi teklif etti. Dedi ki: “Arkadaşlar ben ders aldım; dolayısıyla siz de ders alın, bu bize mukaddes bir vazifedir!” Bunun üzerine arkadaşları da ferden ferda tespih aldılar; onlar da derviş oldular. Gün hükmü Seferberlikte nerde buluştuksa bana: “Osman Bey derslerimize devam ediyoruz, birbirimizi unutmayalım. İnşALLAH dünyada unutmadığımız gibi mahşerde de unutmayalım.” dediler.
 
Şeyh Osman Rahmetullah Musul'da Manavla’da iken Şeyh Ömer'in (r.a.) vefat haberi geldi, Şeyh Rahmetullah-ı aleyh ağlayıp dolaşırken bir müddet sonra izin alıp şeyhin tekkesine gitti... Şeyh Necmeddin rahmetullah-ı aleyh: “Hoş geldin Osman, Tokadı yemeden (Şeyh Ömer’in (r.a.) ölüm haberini kastediyor.) gelmedin ha!” dedi.. Kendisinden özür diledim: “Kurban halimiz malum, biz askeriz dolayısıyla izini ancak aldım ve geldim.” dedim. Her neyse özrümü affetti ve biz bunu konuşmakta iken köylünün biri geldi. Şeyh Necmettin Hazretlerine (r.a.) bir mektup uzattı: “Osman, bizi karşı köyden düğüne davet ediyorlar beraber gidelim!” dedi. “Baş üstüne, emredersin kurban!” dedim. Beş altı kişi daha bize refakat etti, atlara bindik. O önde biz geride düğüne gidiyorduk... Şeyh Necmeddin’in (r.a.) mübarek sakalına bakarken bana bir feryad geldi; ağladım. Atın üstünde mübarek çehrelerine baktım hakeza ağıt geldi. Dolayısıyla sarığa bakınca başka türlü bir alem geçti, mübareğin şalvarına baktım hakeza, cübbelerine baktım hakeza dolayısıyla ağlayarak köye kadar gittim ve bir müddet köyde bizi misafir ettiler, tekrar geri döndüm. Tarikatta eksiğimi noksanımı Şeyh Necmettin ikmal etti. ALLAH şefaatlerine nail eylesin...(Amin)
 
Şeyh Osman Rahmetullah-ı aleyh bir gün tekkede Şeyh Ömer'in (r.a.) yanında otururken Rıfayi şeyhlerinden birisi Şeyh Ömer'in (r.a.)ziyaretine geliyor. Bir müddet sonra cebinden bir yılan çıkarıp ortaya atıyor... O anda Şeyh Ömer (r.a.) Rahmetullah-ı aleyh halifelerinden birine emrediyor: “Bahçeden git bir gül getir!” diyor. Gülü getiriyorlar ve oğlu Alaaddin kucağında: “Oğlum Alaaddin, bu gülle o yılanın kafasına bir dokun.” diyor. Alaaddin gülü yılanın kafasına dokundurunca yılan ölüyor: “Bunu götürün bahçeye defnedin!” diyor... Rıfayi şeyhi bu vaziyet karşısında mahcup bir durumda kalıp özür diliyor. Şeyh Ömer: “Zararı yok. Bundan böyle terbiyeni muhafaza et, bir daha da bizi bil, öyle gel!” diyor... Şeyh Ömer'in (r.a.), Şeyh Osman'ın (r.a.), Şeyh Necmettin'in (r.a.) ruhlarına fatiha olsun ALLAH şefaatlerine nail etsin...(Amin)
ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ(r.a) ÖLMEZTOPRAK
DOĞUMU
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Hicri 1295 (Miladi 1879) yılında Bağdat'ta dünyaya gelmiştir. Onun doğum tarihiyle ilgili ikinci rivayet de Hicri 1297 (Miladi 1881) yılında doğduğu şeklindedir. Askeri arşivlerde resmi olarak verilen doğum tarihi Hicri 1295 (Miladi 1879) yılını göstermektedir. İkinci tarihin, nüfusa kaydedilmedeki gecikmeden dolayı asıl doğum tarihi olduğu, birincisinin de yanlış olmadığı anlaşılmaktadır.
 
NESLİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) nesebi anne ve baba cihetiyle Muhammet Mustafa (s.a.v.) neslindendir. Annesinin adı Seyyide Fehime (r.a.), babasının adı Seyyit Emin (r.a.)'dir. Babasının adı bazı yazılı belgelerde Mehmet Emin (r.a.) olarak verilmektedir. Bağdat'ın çok saygın bir ailesinden gelen Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) kraliyet ailesinden gelen soylu, asil bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bugünkü Ürdün Kraliyet Ailesi'nin geldiği soyağacıyla da ailesinin kan bağına dayalı bir akrabalığın olduğu görülmektedir. Yani ailesinin nesebi Ürdün Kraliyet ailesinin Haşimiler neslindendir. Atalarından Krallık yapan asilzadelerin olduğu bu soyağacından rahatlıkla anlaşılıyor...
 
SEYYİD-İ ŞERİFLİĞİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) annesi Seyyide Fehime (r.a.)'nin anne ve babasının seyyidlerden olduğu görülmektedir. Babası Seyyid Mehmet Emin'in (r.a.) anne ve babasının da seyyid neslinden gelen asil bir kraliyet ailesinden olduğu anlaşılmaktadır. Anne ve babasının seyyidler neslinden gelmesi nedeniyle, nesepçe “Seyyid-i Şerif” ya da “Şerif” bir nesilden geldiği açıkça görülebilmektedir.
 
İTİKATTAKİ MEZHEBİ
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) İmam Şafi (r.a.)'nin itikadı ve mezhebi üzerine ibadetlerini yapmıştır. Yani Şafii mezhebindendir.
 
FİZİKSEL YAPISI
Boyu 1.96 civarlarındadır. Oldukça geniş omuzludur. Ten rengi beyaza yakın tatlı bir kumrallıktadır. Saçları gür ve düzgündür. Vücudu olağan üstü bir karizmayla yaratılmıştır. Ruhani azameti, ordu disiplini, cesareti, soy ve nesebindeki alibeyt tecellisiyle insanların dönüp dönüp bakmaktan kendilerini alı koyamadıkları olağan üstü cazibesi, karizması olan biridir. Gözlerinde hiç kimsenin bakmaya cesaret edemediği, insanların başını öne eğdirmeye mecbur kılan ilahi, azametli, dehşet saçan bir enerji bir nur vardır. Yüzü yuvarlak, kaşları hilalli, gözleri iri, burunu çok hafifi bir şekilde sola kıvrıktır, –ki seyyid neslinde görülebilen bir özelliktir.- Yürüyüşü alibeytin ihtişamının tecellisindeki bir heybet ve vakar güzelliğinde. Genellikle kahhari bir tecelliyle sarılıp sarmalandığından, öfkeli, celaletli bir ciddiyet ve vakardadır. Oldukça da sevgi dolu bir komutandır. Olağanüstü bir karizma ve Yusuf Cemal sima güzelliğiyle, sportmen vücuduyla, dehşet karizmasıyla kentin sokaklarında yürüdüğü zaman insanlar o simayı izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Kilosu 130 civarlarında; fakat bu kilo adaleli, sportif bir vücuda ait olduğundan, şişman bir görsellikten oldukça uzaktır. Sokakta yürüdüğü zaman yaşlısından gencine herkes işini gücünü bırakarak “Aman ALLAHım!.. Bu nasıl bir insan? İnsan mı Ruhani mi? Şu ihtişama, karizmaya, güzelliğe, boya posa bak!” diyerek şaşkın şaşkın Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Bu nedenle sık sık nazara uğrarlar kendilerine nazar duası okurlarmış.
 
ZEKASINDAKİ DEHA
Çok küçük yaşta Kur'anı hıfz ettiği –(7-8) yaşlarında- bilinmektedir. Dehanın çok ötesinde dehşetli bir IQ'sü vardır. Bir gördüğünü, bir duyduğunu asla unutmayan, olağan üstü bir hafızası olduğu yaşam serüvenlerindeki olay ve olgulara bakıldığında açıkça görülmektedir. İngilizce, Rusça, Almanca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Fransızca, başta olmak üzere 18 lisanı mükemmel derecede konuşup yazabilen; bu on sekiz lisanı anında birbirine çevirebilen deha ötesi ALLAH vergisi bir zekası vardır. Dört yıllık Harp Akademisini iki yılda bitiren tek harbiye öğrencisidir.
 
ASKERİ HİZMET SAFHASI
Askeri arşivlerdeki bilgiler –yaşam serüveni ile ilgili olarak- şöyle demektedir:
 
Adı-Soyadı: Osman Nuri Ölmeztoprak (Bağdadi), Harp Okuluna Girişi: 1 Mayıs 1312 (1896) 17 Yaşında. 13 Aralık 1314 (1898)'de Teğmen olarak bitirdi (19 Yaşında). 6. Ordu 46. Alay Redif 2. Tabur 4. Bölük Komutanlığına tayin oldu. Sınıfı: Piyade. 15 Nisan 1314 (1901) tarihinde Üsteğmen olarak (22 Yaşında) 6. Ordu, 89. Alay Redif, 2. Tabur, 1. Bölük komutanlığına tayin oldu. 29 Eylül 1319 (1903) tarihinde Yüzbaşı rütbesiyle (24 Yaşında) 6. Ordu 94. Alay Redif, 2. Tabur, 2. Bölük komutanlığına tayin oldu. 15 Haziran 1327 (1911) tarihinde Bağdat 13. Kolordu inşaat Komisyon Heyetine tayin oldu. 24 Haziran 1330 (1914) tarihinde 1. Kolordu 13. İnşaat Heyetine tayin oldu. 13 Aralık 1330 (1914) tarihinde Kıdemli Yüzbaşı (35 Yaşında) oldu. Bu esnada 51. Alay 2. Tabur 9. Bölük Komutanlığına tayin oldu. 16 Ekim 1330 (1914) –29 Nisan 1333 (1917) tarihleri arasında 1. Dünya Harbine katılmış, harp esnasında 1 Aralık 1332 (1916) tarihinde Binbaşı (37 Yaşında) rütbesini almıştır. 15 Temmuz 1336 (1920)–15 Kasım 1338 (1922) (41-43 yaşları arasında) tarihleri arasında İstiklal Harbi'ne katılmış, 9. Kolordu 17. Fırka 51. Alay, 2. Tabur'da görev yapmıştır. 1341 (1925) tarihinde tekavut ve istifa kanunun 2. maddesine göre 46 yaşında emekli (tekavut) olmuştur.
 
GAVS ŞEYH ÖMER'E (r.a.) İNTİSABI
İstanbul'da Harp Okulunda askeri öğrenciyken 1896-1898 yılları arasında,sık sık namaza gittiği İstanbul'daki bir camide Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'in (r.a.) bir sufisiyle tanışması Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) kendi dilinden şöyle rivayet edilir: “Camiye giderken, camiden çıkarken nurani yüzlü, yaşlı bir insan sürekli bana bakıp duruyordu...Bu bakışlardan oldukça rahatsız olmuştum. Yanına yaklaşarak: "Hayrola Amca, niçin böyle bakıp duruyorsun? Birine mi benzettin?” dedim. O, sufi bana: "Komutanım sen dolu musun boş musun?” dedi. Bunun üzerine ona: "Dolu ne demek, boş ne demek?" diye çıkıştım. Bana: "Yani tarikatlı mısın, değil misin?" deyince, ona: "Hayır, bir tarikata bağlı değilim,” demiştim. Ruhani, şirin ve hal sahibi bu sufiyle devam eden sohbetleri sonucunda onun elinden Nakşi tarikatının önemli isimlerinden Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'e (r.a.) intisap ettiği anlaşılmaktadır. İntisabıyla birlikte o hal sahibi Nakşi sufiye çok büyük bir sevgi duymaya başlamıştır...Bir yandan İstanbul'daki Harbiye okulunda görev yaparken, beri yandan da verilen Nakşi derslerini talim etmiştir. Dersi yaparken burnuna sık sık tanımı olanaksız güzellikte bir koku gelirmiş. Bu güzel koku nereden geliyor diye İstanbul'un gül bahçelerinde pek çok çiçek koklamış; ama o kokuyu hiçbir gülde bulamamış.
 
ŞEYH ÖMERLE GÖRÜŞMESİ...
Büyük bir olasılıkla 1897-1897 yılları arasında İstanbul'daki Harp Okulunu okuduğu, öğrenci olduğu yıllarda tatil dönüşünde Bağdat'taki ailesinin yanına dönüp Şeyh Ömer'i (r.a.) ziyarete gittiği anlaşılıyor...O yıllarda tanık olanların aktardıkları bilgileri Şeyh Osman Nuri (r.a.) şöyle rivayet edermiş: "Atıma binerek Bağdat'taki Şeyhim Ömer'i (r.a.) ziyaret için yola koyuldum. Yolda giderken İstanbul'daki o güzel kokular beni iyice sarmaya başlamıştı. Bu koku Şeyhime yaklaştıkça artıyordu. Ziyaretimi manen haber alan Şeyh Ömer (r.a.) tekkedeki sohbet hizmetini bırakıp : "Hadi atınıza binin: Bir misafirimiz geliyor. Hep beraber onu karşılayalım,” demiş. Şeyh Osman Nuri (r.a.), Harbiyeli öğrenciyken Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesine yaklaştığında kendisini tekkenin civarlarında karşılayan büyük bir kalabalık görmüş...Ferasetle onların Şeyh Ömer (r.a.) ve müritleri olduğunu anlamış... Şeyh Ömer (r.a.) “Hoş geldin oğlum Osman!” der demez ellerine kapanıp Şeyh Ömer'in(r.a.) elini öpmüş... Bu güzel kokunun kaynağının Şeyh Ömer'den (r.a.) geldiğini de anlamış... Görev yaptığı yıllarda özellikle Bağdat'ta görev yaptığı 1911 yılıyla 1914 yılları arasında Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesinde hatimlere, sohbetlere iştirak ederek çok büyük manevi mertebelere ulaşıp halifesi olmuştur. Bir diğer Halife de Şeyh Ömer'in (r.a.) oğlu Şeyh Necmeddin-i Kübra (r.a.)'dır. Ruhani olgunluk bağlamında Şeyh Osman'la, Şeyh Necmeddin'in (r.a.) halifelik makamında yarıştıkları, Şeyh Osman'ın (r.a.) halifelikten sonra şeyhlik postuna oturacağı bekleniyormuş.
 
ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) GAVS-I AZAM ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ'NİN (r.a.) TÜRBESİNİ ZİYARETLERİ VE SONRASI...
Şeyh Ömer'in (r.a.) halifesi olan Şeyh Osman (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.) türbesine sık sık gitmesi... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) mucizevi kerametiyle onunla açıkça konuşmaya başlaması, türbeye gittiğinde kapalı olan türbe kapısının kendiliğinden açılması gibi pekçok kerametlerin zuhuru, O'nun (r.a.) ruhaniyatıyla konuşmaya başlaması hadiseleri Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.); “Oğlum Osman, sık sık atına bin de gel... O sultan boyunla atının üstünde gidişini göreyim!” demesi ve buna benzer gaybi, sırlı buluşmalar neticesinde Şeyh Ömer'in (r.a.) desturu olmadan Gavs-ı Azam'a dönmesi, ona aşık olma hadisesi sonrasında kalbi Şah Geylani'ye (r.a.) dönmüş... Ruhaniyatı, ferasetiyle bunu bilen Şeyh Ömer (r.a.) genç halifesine ders vermeyi düşünmüş. Birgün Biyara'daki sohbet, bir yaz günü akşamının derinliğinde tekkenin damında açık, yıldızlı bir havada yapılıyormuş. Herkes merdivenden tırmanıp dama çıkmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.) abdest almada geciktiğinden en sona kalmış. Gavs Şeyh Ömer (r.a.) müritlerine: “O, merdiveni yukarı çekin!” demiş. Şeyh Osman (r.a.) dama çıkmak istemiş; ama merdiven yok... Sağda solda merdiveni ararken Gavs Şeyh Ömer'in (r.a.) sesi yankılanmış: “Osman, Osman sen ALLAH'a merdivensiz de gidersin...” Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) bu olayla bir ders vermek istemiş...
 
ŞEYH ÖMER'İN (r.a.) YERİNİ OĞLU ŞEYH NECMEDDİN'E (r.a.) BIRAKMASI...
Şeyh Ömer (r.a.), Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) yanına çağırıp; “Oğlum Osman (r.a.) bu makam manen senin; ama senin Şeyh Necmeddin'e (r.a.) boyun eğmeni istiyorum. Yerime oğlumu bırakıyorum. Bundan sonra ona tabii ol," demiş. Hayatını değiştiren Şeyh Ömer'in (r.a.) yerine Şeyh Necmeddin (r.a.) işaret edildiğinden, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şeyhinin işaretiyle ona tabii olmuştur. Şeyh Necmeddin (r.a.) az konuşan, karizması olan ALLAH'ın (c.c.) Kahhar, Şedid, Cebbar, Müntakim, Batşü'l Şedid, Mütekebbir (c.c.) gibi esmalarının tecellisi altında bulunan dehşetli, disiplinli, müritlerine zulmedenlerin manevi sillesiyle hayatlarını sona erdiren büyük bir gavsmış. Birgün sohbete giderlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.) içinden Şeyh Necmeddin'i (r.a.) alıp vermiş. “Acaba Şeyhim Ömer gibi (r.a.), bu yeni şeyhim de yıldızları, gezegenleri yerinden oynatabilecek ruhani bir güce sahip mi?” Düşünceleri bitmeden atını durduran o kahhar şeyh geriye dönüp: “Osman, Osman! Beni denemeye kalkışma!” diye haykırmış...
 
GAVS-I AZAMIN İRŞADI...
Kaynaklardaki bilgilere bakıldığında Şeyh Necmeddin'in (r.a.) hayatında, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) Gavs-ı Azam'ın (r.a.) dua ve himmetiyle irşat olduğu, Sahibü'l Zaman, Kutbu'l İrşat, Gavs ünvanlarının en son mertebesine ulaşan yüce bir gavs olarak irşatlara başladığı, ölmeden önce ölerek yüce bir Sahibü'l Zaman olduğu, kahhari bir tecelliyle donanıp hizmet ettiği anlaşılmaktadır. İrşadından sonra birgün Fırat'ta yüzen Şeyh Osman Nuri (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) üzerine ilahi söylemeye başlamış... Birdenbire cisimleşen Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) yüze yüze Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına gelmiş... Ona selam vermiş... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) omzunda çember gibi eğilen uzun bir kıl varmış... Birlikte yüzerlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Ya Hazreti Gavs-ı Azam (r.a.)! Acaba senin şu omzundaki kıl kadar olabilir miyim? Sen ne yüce bir Gavs-ı Azam, ne azametli bir evliyasın!” dediğinde... Hazret-i Gavs-ı Azam: “Oğlum Osman! O Kadar da uzun boylu değil: Ben Gavs-ı Azam'ım... Sen de hakiki bir Gavsın!” diyerek başlamış Şeyh Osman Nuri'yi (r.a.) öven arapça şiirler söylemeye...
 
GAVS-I AZAM'IN, (r.a.) ŞEYH OSMAN'A (r.a.) KENDİ TESBİHİNİ MÜRİTLERİNE VERMESİ İSTEĞİ...
Şeyh Ömer'le (r.a.) gelen, şeyh Necmeddin'le (r.a.) devam eden Nakşibendi tarikinin hafi zikrullah dersi gelenek olarak 25 estağfurullah, 70 estağfurullah, 100 estağfurullah şifresiyle öngörülürken Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) cehri 21 estağfurullah şifresine geçmesi, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) önerdiği virdi tarif etmesi, onun Kadiri zikrini ders olarak tarif ettiğini gösteriyor. Yani Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) 21 estağfurullahlı dersi, ALLAH-u alem, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmeti sonrasında ona önerdiği azametli, dehşet bir ruhani gücü olan ism-i azam gibi güçlü bir derstir. Bu arada Nakşi yolunun dil damağa yapışık şekilde çalışılan ALLAH (c.c.), Kelime-yi Tevhid gibi derslerine de devam edildiği buradan da Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) tarikinin Kadiri-Nakşi olduğu, Kadiriliğin, Şeyh Geylani'nin (r.a.) ağırlığının onun tarikinde öne geçtiği görülüyor... Bu tarikatın arka planında Şehid-i Kerbela, İmam Ali (r.a.), Gavs-ı Azam (r.a.) mührü olduğu açıkça anlaşılıyor.
 
ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) ABDULKADİR GEYLANİ'YE (r.a.) ÇATMASI...
Şeyh Osman Nuri (r.a.), gavslığının bütün safhasında hep Şeyh Geylani'yle (r.a.) irtibatlı olmuş, onunla konuşmuş, onunla istişare etmiştir. Makamı gereği bazı hadiselerden hareketle nazdarlıkla yer yer Şeyh Abdulkadir Geylani'ye (r.a.) manen çatarmış. Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) bunun üzerine şöyle demiş: “Oğlum Osman! Bana boşu boşuna çatma!” Ben senin beşiğini çok salladım! İnanmazsan annene sor!” dermiş... Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bunun üzerine annesine sormuş. Annesi: “Ne zaman ağlasan benden önce görünmeyen bir zat –Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)- senin beşiğini sallar, seni uyuturdu. Bu olaylar çok olmuştur,” demiş.
 
SİLSİLESİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Nakşibendi silsilesinden gelen azametli, kahhar bir gavstır. Daha sonraları Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmetiyle tarikat Gavs-ı Azam'a (r.a.) dönmüştür... Kendisinin de bu olayı doğrulayan sohbetleri olmuştur. Çok bilinen bir rivayette Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şöyle dediği aktarılır: “Bir namaz vakti sonrasıydı... Sabahtı... Dayanılmaz bir uyku haliyle kendimi kaybedip öldüğümü manevi vakada gördüm... Gömüldüm... Toprak oldum... Kıyamet koptu... Haşir için diriltildik... Ben atıma binip müritlerimi etrafıma toplayarak sancağımla birlikte meydana doğru yürümeye başladım... Bir yerde sancağı ve müritleriyle birlikte İmam Bahaüddin Nakşbent Hazretleri (r.a.) duruyordu, bir tarafta da olanca heybeti ve ihtişamıyla Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)... Ben içimden: “Nakşbendiliğe pek çalışmadım... Acaba hangi sancağa iltihak etsem diye düşünürken Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.): “Oğlum Osman, ha Şeyh Nakşibendi (r.a.), ha biz farketmez.. Bize gel katıl!” dedi... Bunu üzerine Gavs-ı Azam'ın (r.a.) sancağına katıldım... “Yarın mahşerde benim müritlerim Gavs-ı Azam'ın sancağı altında sıratı geçecekler inşALLAH,” demiş...
 
Silsilesi şöyledir; Hz.Muhammed (SAV), Hz.Ebubekir (r.a.), Selman Farisi (r.a.), Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani (r.a.), Kasım Bin Muhammed (k.s.), İmam Cafer Sadık (k.s.), Beyazıt Bıstami (k.s.), Ebu Hasan Harkani (k.s.), Ebu Ali Farmedi (k.s.), Yusuf Hemedani (k.s.), Abdulhalık Gücdüvani (k.s.), Hace Arif Rivegeri (k.s.), Hace Mahmud İncir Fağnevi (k.s.), Hace Ali Ramiteni Azizan (k.s.), Muhammed Baba Semmasi (k.s.), Seyyid Emir Külal (k.s.), Hace Muhammed Bahaüddin Nakşbend (k.s.), Hace Alaaddin Attar (k.s.), Hace Mevlana Yakub Çerhi (k.s.), Hace Ubeydullah Ahrar Taşkendi (k.s.), Muhammed Parsa (k.s.), Derviş Muhammed (k.s.), Hace Muhammed Emkeneki (k.s.), Hace Muhammed Baki Billah (k.s.), İmam Rabbani Ahmed Faruk Serhindi (k.s.), Muhammed Masum (k.s.), M.Seyfeddin Faruki (k.s.), Muhammed Bedvani (k.s.), Şemseddin Habibullah (k.s.), Abdullah Dehlevi (k.s.), Mevlana Halid Bağdadi (k.s.).
 
Burada bizim mensubu bulunduğumuz Tarik-i Nakşi silsile-yi şerif ayrılarak şu şekilde devam ediyor:
 
Osman-ı Seraceddin Tevila (k.s.), Muhammed Bahauddin (k.s.), Ömer Ziyaüddin (k.s.), Necmeddin-i Kübra (k.s.), Osman Nuri-yi Bağdadi (k.s.), Ali Kara (k.s.).
 
CÖMERTLİĞİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) yemek yedirmeyi, misafiri çok severlermiş. Eşi Ayşe Anne (r.a.) oldukça güzel, lezzetli yemekler pişirirmiş. Yemekler o kadar lezzetli olurmuş ki hem ordudaki subay arkadaşları, hem de çok uzak diyarlardan gelen misafirleri bu lezzetli yemeklerden tatmak için husisi olarak yemek yemeye gelirlermiş. Malatya'daki mütevazı, kerpiçten evi ve bu evin bahçesi binlerce insanın aş yediği umumi bir lokanta gibi olmuş. Birgün bu yemeğinin lezzetinin duyan subay arkadaşları evlerine gelmişler. Ayşe Anne (r.a.) o hamarat, şifalı, himmetli elleriyle tatlılar yapıp yemekler pişirmiş. Subaylar o kadar yemişler ki lezzetten ne kadar yemek yediklerini hesaba katmaz olmuşlar. Midelerinde artık yer kalmamış; fakat gözleri de bu lezzeti yemeklerde kalmış. Hazret-i Gavs gülerek seslenmiş: “Kalkın sofradan... Bahçede biraz jimnastik yapın, yediklerinizi sindirin... Sonra gelip tekrar yiyin. Aksi halde çatlarsınız!” demiş... Gülüşmüşler.
 
O'nun evine gelip de yiyip içen neredeyse on binlerce insan olmuştur... Kazancını, misafirlerine harcamış... Fakirlere yardım edip, onlara aşlar yetmiş... Geride yalnızca o fakirhanesi kalmış... Bütün servetini fakirlere dağıtmış... Müritleri o günün kıymetiyle bir araba satın alınacak kadar parayı fakirlere sadaka olarak verdiklerini anlatırlar... Ara sıra derlermiş: “Keşke şehre bir kazan kursak... Geleni giden yedirsek, doyursak, sevindirsek...” Misafiri ve yemek yedirmeyi ziyadesiyle severlermiş.İlahi bereketle ne kadar yemek yense sofradaki yiyecekler bitmezmiş.
 
DÜNYAYA GELMEDEN ÖNCEKİ TASARRUFLARI...
Hazret-i Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bir rivayette bu olayın tanığı olan gelinlerinin anlattıklarından hareketle şöyle bir olayı aktarmıştır: “Şeyhi ziyarete seksen, doksan yaşlarında bir teyze gelmişti. Şeyh oğluyla içeriye girdi. Bu arada o köylü kadın yüzünü peçeyle örtüp, neredeyse yerlere yapıştı.” Şeyh: “Teyze biz de senin oğlun yaşındayız. Bizden ne mahcup olursun!” dedi.. Kadın mahcubiyetinden neredeyse yere yatacaktı. Şeyhe çay getirdik. Çayı üzümle içiyordu. o yıllarda şeker çok az bulunan bir şeydi. Ve konuşmaya başladı... Teyze sen on beş on altı yaşlarındaydın... Hava sıcaktı... Damda yatıyordun... Birdenbire zikir sesi duydun ve uyandın... Hz.Nebi (s.a.v), Al ve Ashabı, Ricalül Gayb Erleri zikrederek geçiyorlardı... Sen onları gördüğünde dehşetten bayılacak gibi oldun...” demiş... Bu esnada teyze hayretle yerinden doğrulup yüzünü açarak şeyhe bakmaya başlarken şeyh devam etmiş: “Kendini kaybedip tam aşağı düşecekken bir gaybi el seni tuttu... Yerine koydu...” dedi ve gülerek sustu. Kadının hayretten ağzı açık kalmıştı. Şeyhe çok dikkatli bir şekilde baktı... Baktı... Ve haykırdı: “O beni tutan kişi sendin, aman ALLAH'ım sendin!” diye ağlamaya başlarken, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.): “Evet... O bizdik...” diyerek gülümsedi. (Bu olay olduğunda Hazret'i Gavs'ın (r.a.) o kadınla aynı yaş diliminde olmadığı, aşağı yukarı 30-40 sene önce dünyaya gelmeden ruhaniyatıyla bu tasarrufu yaptığı oldukça açıktır.) Sonra çayını bitirip odasında kendini bekleyen ihvanlarının yanına gitmiş...
 
MÜSTAKİLLİĞİ...
Hazreti Gavs'ın (r.a.) müritlerinin rivayetiyle hiçbir evliyaya bağlı olmadan, onlardan bağımsızca tasarruf yaptığı, bu yönüyle bağımsız olduğu oldukça açıktır. Yer yer sohbetlerinde, coştuğu zamanlar müritlerine şöyle dermiş: “İmam Bahaüddin Nakşbent (r.a.), İmam Rabbani (r.a.), Şeyh Geylani (r.a.) nasıl bir şeyhtir?” Müritlerinden bazıları: “Bağımsız şeyhlerdir efendim!” derlermiş... Bunun üzerine: “Bu can da aynen öyledir. Çarşıda pazarda her yerde ALLAH iledir.” diye haykırırmış. Bu ve benzeri olayların ışığında sahib'ül zaman, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarının yanında müstakil bir tarikatın kurucusu olduğu anlaşılıyor.
 
KERAMETLERİ...
Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) o zor asırda insanların imanları artsın diye ALLAH (c.c.) tarafından her şeyi yüze karşı açıkça söylemeyle vazifelendirilmiştir. En tehlikeli hastalıklardan binlerce insan umutsuz hastalıklarından Hazret-i Gavsın dua ve himmetiyle iyileşmiştir. Tarikat bürhanı olarak Diyarbakır'daki bir aşirete yaptırdığı zikrullahta kılıçla zikredenlerin başlarını vurarak sonra onları geri takmış, çok uzaktaki müritlerine cisimleşerek görünüp onları ikaz etmiş, ALLAH ile konuşmuş, Peygamberimizle, Hızır Aleyhisselamla, Hz.Mehdi (a.s.)'ın ruhaniyatıyla, ağaçlarla, yılanlarla bütün mahlukatla onların diliyle konuşmuştur. Malatya'daki evinin bahçesinde vefat eden bir müridini himmetiyle diriltmiştir. “Oğul ALLAH'tan beş sene daha sana ömür aldım... Beş yıl daha yaşayacaksın!” demiş... Adam günü gününe beş sene sonra ölmüştür. Ona, en büyük kerametler verilmiştir. Her şeyi yüze karşı söylediğinden gizli günah sahibi müritleri yanına gitmeye çekinirlermiş... Onun kerametleri anlatılmaya kalkılsaydı herhalde ansiklopediler dolardı. Savaşta top güllelerini elleriyle tutup “Medet ya Gavs-ı Azam!” diyerek Ruslara fırlattığı, kurşunların kendisine işlemediği, Rus ordusunu üstün cesareti, duası, himmetiyle savaşta darmadağın ettiği gibi on binlerce harika kerametleri anlatılır. Vefatından sonra cisimleşerek müritleriyle konuşup görüşmesine dair yüzlerce kerametleri mevcuttur. O, hayatında olduğu gibi tasarruf eden Gavs-ı Azam Geylani (r.a.) gibi bir yüce gavstır.
 
12 HAK TARİKATA BAKIP, TASARRUF ETMESİ...
Zamanın sahibi, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) on iki hak tarikata dua ve himmetiyle tasarruf etmiş, o yoldaki ihvanlara bakmıştır. Tedbir ve gizlenme açısından bazen diz üstüne dek uzanan pantolonlar giymesi, sakal bırakmayışı, cübbe giyip sarık sarmayışı, kasket şapka takması, yer yer sinemaya gitmesi gibi pek çok işlerinin iç yüzünü kavramayan Adıyamanlı bir evliya Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) hakkında sürekli ileri geri konuşup: “Bu ne biçim şeyh! Kısa pantolon giyiyor! Sakalı yok, sarığı yok, cübbesi yok, kasket şapka takıyor!” diyerek tenkit edermiş. Birgün rüyasında Hz.Muhammed (s.a.v)'i görmüş... Peygamberimiz evliyaya: “Ceddim Osman Nuri (r.a.) hakkında ileri geri konuşma... Ona hem gavslığı hem de on iki tarikatı çalıştırma iznini biz verdik... Bir daha böyle şeyler konuşursan seni meclisimizden sileriz,” buyurmuş. Bunun üzerine o evliya hatasını telafi edip, özür dilemek maksadıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yanına gelmiş. Daha bir şey demeden Gavs-ı Bağdadi (r.a.): “Rüyanda Hz.Peygamberimizi mi gördün? Sana şöyle şöyle mi dedi... On iki tarikata baktığımızı mı söyledi!” diyerek o evliyanın rüyasını anlatınca evliya eline kapanıp af dilemiş.
 
NAMAZDAKİ TİTİZLİĞİ, ZİKRİ...
Gavs-ı Bağdadi (r.a.) abdeste temizliğe çok titizmiş... Üstünün başının temizliğine oldukça önem verir, abdestini de aynı titizlikle alırlaşmış. Namazda tam bir kurbiyet ve haşyet içerisinde ALLAH'ın (c.c.) tecellisine dolarak onun büyüklüğü, güzelliği karşısında mum gibi erir, secdede o koca fizik sanki eriyip kaybolurmuş... Cemaatle namaz kıldırdığı kimi zamanlarda sağa selam verip namazı bozarak: “Bekleyin falan geliyor... O da namaza katılsın!” buyurduklarında kapı çalar, denilen müritleri gelirmiş. Vakit namazlarının dışında nafilelere, gece ibadetlerine devam ederlermiş... Gecelerini ALLAH'ı zikrederek geçirirlermiş.
 
ZİKRULLAHI...
Gavs-ı Bağdadi (r.a.) m

1391
0
0
Yorum Yaz